Etiket arşivi: Kariye Manastırı

KARİYE CAMİİ

İstanbul’da XV. yüzyıl sonunda kiliseden çevrilmiş cami.

Müellif: SEMAVİ EYİCE

Edirnekapı’nın Haliç’e bakan yamacında bulunan mâbed, Bizans döneminin önemli manastırlarından Khora’nın Îsâ’ya adanmış kilisesidir. Tarihçesi ve ilk yapısı hakkında birçok bilgi olmakla beraber bunlardan büyük bir kısmı tarihî gerçeklerle uyuşmamaktadır. Khora kelime olarak bir yerleşim yerinin dışını, taşrayı ifade etmektedir. Türkçe’de “köy” anlamındaki karyeden gelen kariye de bir bakıma bunun tercümesidir. IV. yüzyıl başlarında Konstantinos tarafından yaptırılan surların dışında kaldığından manastıra bu adın verildiği ileri sürülürse de bu görüş pek inandırıcı değildir. Fakat kilisenin içinde Îsâ ve Meryem’i tasvir eden mozaiklerde her ikisinin de adları ile birlikte Khora kelimesinin yazılmış olması bunun mistik bir anlamı olduğunu gösterir. Bazı eski filozofların Tanrı’nın sınırsızlığını ifade eden tarifleri Geç Bizans devrinde Îsâ ile Meryem’e de yakıştırılmıştır. Böylece Khora sıfatı her türlü çerçeveyi aşan bir âlemi belirtmektedir.

Öteden beri Khora Manastırı ve Kilisesi’ni İmparator Iustinianos’un VI. yüzyıl içinde kurduğu ileri sürülürse de IX. yüzyıla doğru yazıldığı bilinen bir kaynakta anlatılan bu kuruluş efsanesi gerçeğe uymaz. Manastır ilk defa, 742 yıllarında isyan edip kendisini imparator ilân eden bir valinin çocukları ile birlikte buraya kapatılması dolayısıyla zikredilir. Bundan sonra XI. yüzyıl sonlarında imparator olan I. Aleksios Komnenos’un kayınvâlidesi Maria Dukaina tarafından, o tarihlerde harabeye dönmüş olan yapıların restorasyonu ile kilisenin eskisine nazaran daha değişik bir mimaride yeniden inşası dolayısıyla ikinci defa anılır. Bugünkü binanın esasını teşkil ettiği sanılan bu kilise “Soteros” yani kurtarıcı Îsâ’ya adanmıştı. Fakat ardından yine tamir gerektiren binayı Aleksios’un küçük oğlu Isaakios Komnenos ihya ederek iç holünde kendisi için bir mezar yeri hazırlatmış ve buranın duvarında mozaik Îsâ tasvirinin bir köşesinde kendi portresini yaptırmıştır. Buna göre kilisenin bu orta kısmının XII. yüzyıla ait olduğu söylenebilir. IV. Haçlı Seferi sırasında (1204-1261) tekrar harap olan mâbedin Bizans İmparatorluğu ihya edildiğinde saray ileri gelenlerinden Theodoros Metokhites tarafından çok büyük ölçüde tamir ettirilip genişletilerek 1321’de tamamlandığı bilinmektedir. Bu sırada binanın güney tarafına bir ek şapelle batı cephesi önüne bir dış hol eklendiği gibi içi mozaikler ve fresko resimlerle bezenmiş, ayrıca Metokhites’in mozaik portresi iç kapının üstündeki Îsâ tasvirinin ayakları dibine yerleştirilmiştir. Theodoros’un manastıra komşu bir sarayı olduğu gibi bu dinî tesisin içinde de dostlarıyla ilmî konuşmalar yaptığı bir dairesi vardı. Palailogos sülâlesinden ve ileri gelenlerden birçok kişinin gömüldüğü manastır İstanbul’un fethine kadar kullanılmıştır. Kuşatma sırasında şehrin koruyucusu olduğu kabul edilen ve öteden beri Sarayburnu’nda bir manastırda muhafaza edilen Meryem ikonası surlara yakın olduğu için buraya getirilmiştir.

Fetihte ilk ele geçirilen yapılardan olan Khora Manastırı bir süre boş kalmış, şehrin içindeki bazı kilise ve harabeler bilhassa II. Bayezid döneminde camiye dönüştürüldüğünde Sadrazam Atik Ali Paşa tarafından camiye çevrilmiştir. Nitekim 953 (1546) tarihli İstanbul Vakıfları Tahrir Defteri’nde “Kenîse (kilise) Camii” adıyla zikredilen mâbedin paşanın Çemberlitaş’taki evkafına bağlı olduğu kayıtlıdır. Türk döneminde Kahriye Camii olarak da adlandırılmıştır. İstanbul’daki sahâbe mezarlarından Ebû Saîd el-Hudrî’nin makam-kabrinin de burada olduğu kabul edilmektedir. Mimar Sinan’ın eserlerinin adlarını bildiren listelerden Tezkiretü’l-bünyân ve Tezkiretü’l-ebniye’den Mimar Sinan’ın Kariye Camii’ne yakın bir medrese inşa etmiş olduğu öğrenilmektedir. İstanbul medreseleri hakkında 20 Ağustos 1330’da (2 Eylül 1914) yazılan bir raporda, dört odalı ahşap bir yapı olan Kariye Medresesi’nin son derece harap bir durumda olduğu belirtilmektedir. Anlaşıldığına göre bu yıllarda medrese küçültülmüş ve daha sonra tamamen ortadan kaldırılmıştır. İstanbul’da tarihî binalara büyük zarar veren şiddetli depremlerden bahseden ve 1059 (1648) yılına ait olduğu kabul edilen bir belgeye göre (TSMA, nr. D. 9567) Kariye Camii XVII. yüzyıl ortasında oldukça hasar görmüştür. Öncekinden daha şiddetli olan ve camide önemli izler bırakan 1180 (1766) yılı depreminin hemen arkasından cami Mimar İsmâil Halîfe tarafından onarılmıştır.

Fetihten sonra Kariye Camii’ni gören yabancı seyyahların başında Fransız Albili Pierre Gilles bulunmaktadır. 1544-1550 yılları arasında Osmanlı topraklarında yaşayan, İstanbul ve çevresiyle ilgili incelemeler yapan Gilles, Konstantinos Sarayı (Tekfur Sarayı) ile Edirnekapı arasında bir yerde gördüğü kiliseden adını vermeksizin bahseder. Yine XVI. yüzyıl içinde Avusturya elçiliği papazı Stephan Gerlach da burayı ziyaret ederek caminin yanında bir medrese ile içinde ip bükenlerin çalıştığı kuru bir sarnıç bulunduğunu kaydetmiştir. Gilles gibi o da üç tarafında revaklar olan binanın içinin mozaik ve freskolarla süslenmiş olduğunu bildirir. Bu seyyahın bahsettiği kuru sarnıç, Karagümrük açıksu haznesinin (Vefa Stadyumu) arka tarafında Kasım Ağa Mescidi’nin yanında XIX. yüzyıl sonlarına kadar içinde ip bükenlerin çalıştığı yapı değilse Kariye Camii yakınında aynı iş için kullanılan ve bugün hiçbir izi kalmayan başka bir sarnıcın olması gerekir. Evliya Çelebi, XVII. yüzyılda Kariye Camii’nden onun “evvelce bir sanatlı kilise” olduğu şeklindeki tek cümle ile bahsederek herhalde içindeki zengin mozaik süslemelere işaret etmiştir. İstanbul’u dolaşan bazı yabancıların, seyahatnâmelerinde caminin içinde mozaikle işlenmiş resimler gördüklerini yazmalarından buradaki duvar resimlerinin bir kısmının üstlerinin açık olduğu anlaşılır. Nitekim tarihçi Joseph von Hammer-Purgstall, 1822’de basılan İstanbul’a dair kitabında bunların varlığından bahseder. İstanbul patriklerinden Konstantinos da Rumca’sı 1824’te, Fransızca’sı 1846’da basılan İstanbul hakkındaki kitabında yapıdaki mozaik süslemelerin varlığına işaret etmiştir. Fransız mimar ve seyyahı Charles Texier 1835’e doğru caminin ilk defa planını çizmek üzere ölçülerini almış, fakat bu kroki ve notları yayımlamamıştır. Aynı yıllara doğru A. Lenoir, Kariye’nin batı cephesinin bir rölövesini çizmiş ve 1840’ta bir kitapta neşretmiştir. Bunun en ilgi çekici tarafı, bu cephedeki kemerlerin üstlerinin dalgalı bir mahya hattına sahip olmasıdır. XIX. yüzyılın ikinci yarısı başlarında çekilen bir fotoğrafta da bu durum açık şekilde görülür.

Kariye Camii, 1875’te İstanbullu Rumlar’dan P. Kuppas tarafından yürütüldüğü söylenen bir onarım geçirmiştir. Nitekim Fransız mimarlık tarihçisi A. Choisy, 28 Eylül 1875’te ziyaret ettiği Kariye Camii’nin o sırada tamir edildiğini yazar. Bu onarımda batı cephesinin dışındaki kemerlerin üstleri düz bir mahya hattıyla kesilmiştir. Onarımdan önce çekilmiş bir fotoğrafla D. Galanakis adında bir ressamın çizdiği resim litografya olarak A. G. Paspatis’in 1877’de yayımlanan eserinde Khora Kilisesi’nin Bizans dönemindeki tarihçesiyle beraber basılmıştır. Aynı yıllarda Avusturyalı mimar D. Pulgher, İstanbul’daki Bizans kiliselerinin rölövelerinin yer aldığı büyük bir albüm halindeki kitabında Kariye Camii’nin pek gerçeğe uymayan planı ve cephe etütleriyle birlikte içindeki mozaik ve freskoların bir kısmının kopyalarını da neşretmiştir. Ayrıca 1886’da duvar resimlerinin bir de katalogu bastırılmıştır. İstanbul’da büyük zararlar veren 1894 depreminde Kariye Camii’nin bazı kısımları yine harap olmuş, hatta minaresi de yıkılmıştır. Ancak az sonra yeniden tamir edilen mâbedi, II. Abdülhamid döneminde İstanbul’a gelen Alman İmparatoru Kaiser II. Wilhelm ziyaret etmiştir. Alman mimar A. Rüdell, binanın rölövelerini büyük boyda bir kitap halinde 1908’de yayımlamış, Alexander van Millingen de büyük eserinde görülebilen duvar resimlerinin açıklamalı bir listesine yer vermiştir. Ayrıca İstanbul’daki Rus Arkeoloji Enstitüsü üyelerinden F. I. Schmit, Kariye Camii ve mozaikleri hakkında büyük bir eser neşretmiştir. İstanbul tarihi ve eski eserleri hakkında pek çok araştırması olan İhtifalci Mehmed Ziyâ 1910’da resimli bir kitapta bunları tanıtmıştır.

Ayasofya’da 1932’den beri mozaik araştırmaları yapan Thomas Whittemore başkanlığındaki Amerikan Bizans Enstitüsü 1948’de Kariye Camii’nde de çalışmalara girişti. O yıla kadar namaza açık olan cami vakıflardan alınarak müzeler dairesine bağlandı. Açıkta olan mozaikler temizlendiği gibi üstleri ince bir badana tabakasıyla örtülü olan güney tarafındaki ek kilisenin freskolarının meydana çıkarılmasına da başlandı. 1950’de Whittemore’un ölümü üzerine çalışmalar, merkezi Washington’da bulunan Dumbarton Oaks Bizans Araştırmaları Enstitüsü tarafından Paul Underwood’un başkanlığında bütünüyle yabancılardan oluşan bir ekiple sürdürüldü. Ousterhout’un hazırladığı, Kariye Camii’nin genel mimarisine dair monografya 1987’de yayımlandı. Binanın içindeki duvar resimlerinin tamamı ise dört büyük cilt halinde ayrıca basıldı. Bundan sonra Kariye tekrar cami haline dönüştürülmemiştir. Bu tarihî eserin 450 yıldan beri cami olarak kullanıldığı düşünülmeksizin içindeki bütün teberrükât eşyası kaldırılmış, ahşap minber Zeyrek Kilise Camii’ne taşınıp buranın orta bölümüne konulmuştur. Bizans Enstitüsü, binayı restore ettikten ve mimari bakımdan etraflı bir incelemesini yaptıktan sonra Kariye Camii Ayasofya Müzesi Müdürlüğü’ne bağlı olarak ziyarete açılmıştır. Semavi Eyice tarafından Kariye Camii’ne dair bol resimli bir monografya 1997 yılında İngilizce, Fransızca ve Almanca olarak yayımlanmıştır.

Bugün mevcut yapıda mimari bakımdan çeşitli dönemlere işaret eden değişik duvar örgülerine rastlanmakla beraber binanın ana mekânı dört ağır pâyeye oturan dört kemerden meydana gelmiş, ortasında kubbe bulunan kiborion biçimindedir. XI. yüzyıla, yani Komnenoslar dönemine ait olduğu anlaşılan bu ana mekânın batı tarafındaki giriş holü de (narteks) Aleksios Komnenos’un oğlu Isaakios tarafından yenilenen kiliseye ait olmalıdır. Bu ana mekânın apsis kısmının iki yanındaki kubbeli ve apsisli küçük mekânların da bu döneme ait olması gerekir. XIV. yüzyıl başlarında bina Metokhites tarafından ihya edilirken ana mekânın sağ (güney) cephesine bitişik olarak yapılan ek ince uzun tek nefli bir şapel karakterindedir. Aynı zamanda batı tarafına bir dış hol eklenmiştir. Binayı iki taraftan saran bu eklerin dış cepheleri kör kemerlerle hareketlendirilmiştir. Yapının güney-batı köşesindeki çıkıntının aslında çan kulesinin kaidesi olduğu ileri sürülür. Kilise camiye dönüştürüldükten sonra içinde merdiven olan bu çıkıntı minarenin kürsüsü olmuştur. Burada dikkati çeken bir özellik, minare gövdesine yakın kısımdaki kemerlerin Türk mimarisindeki kaş kemerler biçiminde oluşudur. Fakat bunların Bizans yapımı olduğu içlerinde tuğladan yapılmış, Metokhites’in adını veren monogramlardan anlaşılmaktadır. Gerek güneydeki ek şapelde gerekse batıdaki dış holde mevcut çok sayıdaki nişin son Bizans döneminin bazı ünlülerinin mezar yerleri olduğu tesbit edilmiştir. Bu ek şapelin altında üzeri beşik tonozlarla örtülü yüksek bir bodrum vardır. Bizans devrinde binanın doğu tarafında arazi meyilli olduğundan apsis çıkıntısı büyük bir kemerle desteklenmiştir. Yapının içinde ayrıca Bizans mermer işçiliğinin güzel bazı örnekleriyle de karşılaşılmaktadır. Kariye Camii’ne Türk devrinde önemli bir mimari ekleme yapılmamıştır ve bir harim avlusu olmadığı gibi bir şadırvanı da yoktur. Bugün görülen minare 1894 zelzelesinden sonra inşa edilmiş olup bir sanat değerine sahip değildir. Binanın bir vakitler cami olduğuna işaret eden tek unsur mihrap da geç bir döneme ait olup sanat değeri yoktur.
BİBLİYOGRAFYA

TSMA, nr. D. 9567.

İstanbul Vakıfları Tahrir Defteri 953 (1546), s. 424.

Ayvansarâyî, Hadîkatü’l-cevâmi‘, I, 159; a.e.: Camilerimiz Ansiklopedisi: Hadîkatü’l-cevâmi‘ (haz. İhsan Erzi), İstanbul 1987, I, 218-219.

J. von Hammer-Purgstall, Constantinopolis und der Bosporos, Pesth 1822, I, 383-384.

A. G. Paspatis, Byzantinai Meletai, İstanbul 1877, s. 326-332.

a.mlf., “Recherches sur les églises byzantines transformées en mosquées”, l’Universrevue orientale, sy. 5, İstanbul 1875, s. 288-289.

D. Pulgher, Les anciennes églises byzantines de Constantinople, Vienne 1878, s. 31-40.

J. P. Richter, Quellen der byzantinischen Kunstgeschichte, Wien 1892, s. 162, 195-197, 247.

A. Mordtmann, Esquisse topographique de Constantinople, Lille 1892, s. 76.

Ph. Forchheimer – J. Strzygowski, Die byzantinischen Wasserbehälter von Konstantinopel, Wien 1893, s. 107, nr. 35.

F. I. Schmit, “Kakhriedzami”, Izvestija Russkogo Arkheologiceskogo Instituto v Konstantinopole XI, Sofia-München 1906, I-II.

İhtifalci Mehmed Ziyâ, Kariye Câmi-i Şerîfi, İstanbul 1326.

A. Rüdell, Die Kahrie-Djamissi in Konstantinopel, Ein Kleinod byzantinischer Kunst, Berlin 1908.

A. van Millingen, Byzantine Churches in Constantinople, Their History and Architecture, London 1912, s. 288 vd.

J. Ebersolt, Monuments d’architecture byzantine, Paris 1934, s. 51-161.

A. M. Schneider, Byzanz: Vorarbeiten zur Topographie und Archäologie der Stadt, Berlin 1936, s. 57-58.

Gökbilgin, Edirne ve Paşa Livâsı, s. 394-403.

A. Süheyl Ünver, İstanbulda Sahâbe Kabirleri, İstanbul 1953.

Aziz Ogan – Vl. Mirmiroğlu, Kariye Cami, Eski Hora Manastırı, Ankara 1955.

P. G. İnciciyan, XVIII. Asırda İstanbul (trc. H. D. Andreasyan), İstanbul 1956, s. 48.

R. Janin, La gèographie eclèsiastique de l’Empire byzantin, I- Le siège de Constantinople et de patriarcat œcuménique, II. Les églises et les monastères, Paris 1969, s. 531-538.

T. F. Mathews, The Byzantine Churches of Istanbul: A Photographic Survey, Pennsylvania 1976, s. 40-58.

W. Müller-Wiener, Bildlexikon zur Topographie Istanbuls, Tübingen 1977, s. 159-163; a.e.: İstanbul’un Tarihsel Topografyası (trc. Ülker Sayın), İstanbul 2001, s. 159-163.

Çelik Gülersoy, Kariye (Chora), İstanbul 1980.

a.mlf., “Kariye”, Arkeoloji ve Sanat, I/1, İstanbul 1978, s. 13-16; I/2, s. 18-22; III/3, s. 17-22.

Semavi Eyice, Son Devir Bizans Mimârisi, İstanbul 1980, s. 46-51.

a.mlf., Kariye Mosque Church of Chora Manastery, İstanbul 1997.

Aptullah Kuran, Mimar Sinan, İstanbul 1986, s. 342.

R. G. Ousterhout, The Architecture of the Kariye Camii in Istanbul, Washington 1987.

a.mlf., “A Sixteenth-Century Visitor to the Chora”, Dumbarton Oaks Papers, sy. 39, Washington 1985, s. 118-124.

Şevket Gürel, İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri, İstanbul 1988, s. 49-52.

Fâtih Câmileri ve Diğer Târihî Eserler (haz. Fatih Müftülüğü), İstanbul 1991, s. 142-143.

Mübahat S. Kütükoğlu, XX. Asra Erişen İstanbul Medreseleri, Ankara 2000, s. 253.

a.mlf., “Dârü’l-hilâfeti’l-‘aliyye Medresesi ve Kuruluşu Arefesinde İstanbul Medreseleri”, İTED, VII/1-2 (1978), s. 136.

Zarif Orgun, “Hassa Mimarları”, Arkitekt, VIII/12, İstanbul 1939, s. 333-342.

Bu madde TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 2001 yılında İstanbul’da basılan 24. cildinde, 495-498 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.

Kariye Camii – Fatih / İstanbul

Kariye Camii’nin planı

XIX. yüzyılda Galanakis tarafından çizilen resmi (Paspatis, s. 327)

Kariye Camii’nin ana mekânından bir görünüş

Kariye Camii’nin ana mekânının güney cephesine bitişik olarak yapılan ek şapelin içinden bir görünüş

KAYNAK: KARİYE CAMİİ – TDV İslâm Ansiklopedisi (islamansiklopedisi.org.tr)

Interview with Robert G. Ousterhout: The Preservation and Reconversion of Kariye Camii

A church-museum exemplifying the greatest flowering of late Byzantine art becomes a mosque

Kariye Camii, mosaic of Christ, above the main entrance, photo by Robert G. Ousterhout.

Kate Fitz Gibbon with Robert G. Ousterhout – September 27, 2020

Kariye Camii, from the east, photo by Robert G. Ousterhout.

Robert G. Ousterhout is Professor Emeritus in the History of Art at the University of Pennsylvania. He is the author or co-author of 21 books on the art and architecture of the Byzantine world and contributed to over 70 more. Dr. Ousterhout’s fieldwork has concentrated on Byzantine architecture, monumental art, and urbanism in Constantinople, Thrace, Cappadocia, and Jerusalem. His most recent decade of work in Cappadocia resulted in Visualizing Community: Art, Material Culture, and Settlement in Byzantine Cappadocia, a critical reassessment of the story and historiography of Byzantine Cappadocia.  Since 2011 he has co-directed the “Cappadocia in Context” graduate seminar, an international summer field school for Koç University. A list of selected publications is appended below.[i] Dr. Ousterhout spoke to Kate Fitz Gibbon of Cultural Property News on September 15, 2020.  Dr. Ousterhout discussed the government of Turkey’s recent announcement of the re-conversion of the Kariye Camii, also known as the Chora Monastery, in Istanbul, the finest example of late Byzantine art, to a mosque. See also Dr. Ousterhout’s letter, ‘Istanbul’s Last Church-Mosque-Museum.’

Interview

Q: Have you heard of any changes at Kariye Camii since this announcement?

RO: I have not. There is a very serious restoration campaign going on in the Kariye right now by a Turkish team from the central conservation laboratory. Half of the building is closed and filled with scaffolding. I was able to meet the conservators last March, and to examine the work that they were doing, and I have to say that what they were doing is really top-notch work. They are doing photometric documentation of everything before they intervene. I was really impressed. I’ve heard nothing since, although news photos show a wooden mimbar (pulpit) has been introduced, and carpeting is being brought in. The sad fact is, Turkey being the way it is, it is difficult to get even my good friends to respond at any length about what is going on now, so I do not know the state of the work at this point.

When I was there in March, no one expected this court decision to be acted upon. No one expected that the Kariye would be converted into a mosque again. This came as a real surprise, for a variety of reasons, even after Hagia Sofia. Hagia Sophia was predictable – this was definitely not predictable.

Q: Were the conservators aware that conversion was imminent?

Professor Robert G. Ousterhout September 15, 2020.

RO: We discussed it only very briefly, and their attitude, as that of those of my academic friends there was – they simply didn’t believe it was going to happen. They felt that this did not quite fit the profile of Hagia Sophia, as a building that would make sense to be re-opened as a mosque.

The building did actually function as a mosque, for several hundred years, but it was a small mosque, always, off the beaten track, and much of the building was closed. One of the reasons I kept this slide behind me is because it shows the naos or nave, the main part of the building, had been used as a mosque, and just over my shoulder you can see the mihrab, the prayer niche that redirects the interior toward Mecca. That mihrab was actually made of marbles that were spoliated from the building when it was converted into a mosque, probably in the early sixteenth century.

Q: What changes did the building experience in the process of transformation?

RO: The city fell to the Ottoman Turks in 1453. This building is out by the walls of the city, so it was one of the first Christian sanctuaries that was plundered by the Ottomans as they came into the city. But the big prize was Hagia Sophia, and that was way down on the other end of the city, in a part of the historic peninsula. This is a building that, with the exception of a short period in the fourteenth century, is in the middle of nowhere. It was not close to the center of action. In the fourteenth century the main imperial residence was in this part of the city, which is why we see this period of development in the early fourteenth century, at the Kariye and other sites in the same area. It was an important area in the early fourteenth century, not before, and not after.

Kariye Camii, Birth of the Virgin Mosaic, Istanbul, Turkey – Entire scene, photo 1952, Byzantine Institute and Dumbarton Oaks fieldwork records and papers, Dumbarton Oaks, Trustees for Harvard University, Washington, DC, Creative Commons CC0 1.0 Universal Public Domain Dedication.

In the Ottoman period, it was way, way, off the beaten track, and to a certain extent, that is why the building survived in such good condition. The building was converted to a mosque. The naos only seems to have been used as a mosque at first. Behind me you can see icons of Christ and the Virgin Mary which were covered up. There was also an icon over the main entrance of the Dormition of the Virgin Mary, which was also covered up, and everything else seems to have been removed. We should expect a large image of the Virgin Mary in the apse (directly above my head), and a variety of scenes from the life of Christ decorating the walls of the church, but these were removed when it was converted to a mosque. We know that elsewhere in the building there is a big funeral chapel, to the side, that is filled with an incredible program of frescoes. This, we know, was only gradually covered. We have this text from the late sixteenth century – a German ambassador visits the site and describes it in detail. So, we know that the building was accessible at that time, and he notes only a few instances of the images which were close to the floor level that had been defaced at that time.

At some time in its history, the funeral chapel was also converted for mosque use, and was whitewashed. The figures in the frescoes were painted over and then a coat of whitewash went over the whole thing. That was removed in the 1950s during the Dumbarton Oaks Field Committee’s restoration campaign. I am old enough that when I began working on the building I could become friends with several of the people who had worked on that campaign in the 1950s, and get first-hand accounts of the work that was carried out at that time. It was incredibly exciting – to see these things uncovered for the first time must have been just incredible. They were really charmed by the whole thing. Istanbul is a modern megalopolis these days, but in the 1950s it was still wild and woolly, and a big adventure for everyone involved in the process.

Q:  What about the 1947 activities of the Byzantine Institute of America and the role of Dumbarton Oaks Field Committee in cleaning and restoring the Kariye Camii between 1947 and 1960?

RO: That restoration campaign, begun by the Byzantine Institute of America, which was a private organization, and then continued by Dumbarton Oaks, produced an incredible amount of documentation. The field work and photographic archives of Dumbarton Oaks in Washington, D.C., are where the best documentation of the building is kept. The documentation that I have come across I have turned over to Dumbarton Oaks. They took an incredible set of photographs in the 1950s when everything was pristine, just cleaned, just uncovered.

Q: Where are those available?

Kariye Caii, Interior of the naos, looking east, photo by Robert G. Ousterhout.

RO: I know that Dumbarton Oaks has been in the process of making their field work archives available online. I don’t know how much of them is available online, but there is a lot of material there, more than the casual scholar would want, more than they could possibly ever digitize. It’s a wealth of documentation, which means that whatever happens we have a great account of the building.

Q: The ones I have seen were not in color.

RO: Yes, the best photographs were black and white. The 1950s was not a great era for color photography. A lot of their best color photographs have discolored, turned purple and pink. I have gone through some of them and tried to adjust the color, to get it back to something like the original. We also have a set of Kodachrome slides that they took at the same time that are actually pretty accurate in their color. So there is good documentation for the building and for the artwork in the building, and Dumbarton Oaks is the repository for it.

Q: Is the Turkish group that is doing documentation now doing sophisticated digital photography?

RO: What they are doing is scanning it, so that in effect a three-dimensional model of the building could be recreated if necessary. They are also scanning it before they do any interventions, so that the status of the mosaics or wall paintings will be documented before any intervention is done.

Q: How do you compare that to the real thing?

Kariye Camii, Presentation of the Virgin in the Temple Mosaic, Istanbul, Turkey – East half of scene, photo 1955, Byzantine Institute and Dumbarton Oaks fieldwork records and papers, Dumbarton Oaks, Trustees for Harvard University, Washington, DC Creative Commons CC0 1.0 Universal Public Domain Dedication.

RO: There is a certain tactility that you experience when you see these things in person, whether or not you are allowed to touch them. We had a very funny experience several years ago when we organized an exhibit on the restoration of the building in the 1950s and looked at how the process of documentation was done then, and how it might be done differently now. What the Dumbarton Oaks team did was – they brought in an easel painter from England, who did full-scale, canvas copies of the wall paintings in the funeral chapel as they were uncovered. These are now on display around Dumbarton Oaks and they are pretty phenomenal. They were really the high point of our exhibit, but the one thing that really captured people’s attention was a plaster cast that they had done of one of the mosaics. They had captured the three-dimensionality of the mosaic tesserae, and then it was painted to imitate what the colors were. It just looked so good. My first instinct was to go pick at it, to see if those were real tesserae. Everyone, even the most cautious of conservators, when they saw this plaster replica, the first thing they wanted to do was to touch it. There is that element of tactility that really resonates in these works.

Q: If there were limitations to access to this building because of conversion – is there anywhere like it, any other church in Turkey comparable to this one, aesthetically?

RO: It’s an interesting period in Byzantine history. This is a monument of the highest class – its patron is the richest man in the Empire after the emperor, the most powerful man after the emperor, and the greatest intellectual of his age. He writes poetry. This is an age much different from our own. Politicians established their reputation on their intellectual training. When Theodore Metochites, the patron of the building, was in a rivalry at court with one of his colleagues, rather than slug it out or issue tweet insults, they wrote poems against each other. The whole thing was carried out in dodecasyllabic verse. Can you imagine anyone doing that today?

Q: When you write about the building in The Kariye Camii: An Introduction about Theodore Metochites, you say the art of the Chora parallels “his mannered and obsessive literary style.” And talk about how it would have been appreciated by aristocratic intellectuals.

Kariye Camii, Presentation of the Virgin in the Temple Mosaic, Istanbul, Turkey – Daughters of the Hebrews (detail), photo 1955, Byzantine Institute and Dumbarton Oaks fieldwork records and papers, Dumbarton Oaks, Trustees for Harvard University, Washington, DC Creative Commons CC0 1.0 Universal Public Domain Dedication.

RO: This is a building that was produced with great intelligence. This is not just some provincial church where they slap up a few images that correspond to what they were celebrating in the liturgy. This is a building that illiterate visitor can go in and say ‘oh, yes, that’s Jesus, that’s Mary, I recognize this scene as the Nativity,’ and so on, but somebody who was from the intellectual coterie of Theodore Metochites would go in and see it resonating in a very different way, almost like the unrolling of a grand epic poem. There is an intellectual quality to it that would appeal to the intellectual – also, as I say, it has snob appeal. For the intellectual, if you can understand it, that means that you are part of the elite. Whereas the illiterate monk who lives in the monastery or the peasant from the street is not going to get it, the intellectual elite is going to understand it, and that is going to reinforce our status in society.

It has a really important message that goes along with that. I and countless other scholars have spilt a lot of ink deciphering this program. It is a three-dimensional program – this is art in the round. The artist or the artisan responsible for the mosaics and the frescoes and the master-mason responsible for the architecture either worked in very close collaboration, or they were the same person. Certainly, whoever they were (we don’t know names), they worked in very close collaboration with Theodore Metochites. His input is stamped on that building in so many different ways. His name appears here and there, there are strange elements in scenes that could only be explained by his involvement and patronage. What that means is that this building was a trendsetter. It sets a trend with patrons of lesser intellectual status than Theodore Metochites, or artists of less artistic status than the masters of the Kariye.

Q: Where do you see examples in imitation?

RO: We see an imitation of this building that spreads across the Balkans. We can see it in places in Greece, in Thessaloniki or Mystras, very good reflections of the art of the Chora in many places in medieval Serbia – this goes as far as Romania, if you can imagine. It is an art that is picked up. But the period in which this building was constructed was the last flowering of the Byzantine Empire. Theodore Metochites was, as prime minister, a key political player, for several decades, as was the emperor, Andronicus II, for whom he was prime minister. The two devolved into incompetent old age together as the empire declined around them. They were both ousted in a palace coup in 1328, Theodore Metochites was sent into exile, Emperor Andronicus was sent to a monastery, and the Byzantine Empire descended into a period of civil war. There is a period of about twenty years, beginning at the end of the 1320s, enmeshed in civil war. Rather than perpetuating the last flowering of Byzantium, the civil war cuts it short. We do not continue to see the flowering in Byzantium, but it is exported along with Byzantine culture to Greece, to the Balkans, to Romania, and so on. We also see elements of it picked up in Italy. It is hard to imagine Duccio, for example, without a form of understanding of Byzantine art. Giotto was much more his own person, but thinking of Giotto in the Arena Chapel at the same time that Theodore Metochites and his artisans were at the Kariye is a wonderful point of contrast. One is the end of an epoch – the other is the beginning of the Renaissance.

Q: What has been lost and what survived since the Ottoman conquest?

Kariye Camii, outer narthex, looking south, photo by Robert G. Ousterhout.

RO: When the building was first converted to a mosque, very little happened. Gradually the naos lost most of its decoration. What little was left of the figural decoration was easily covered. The funeral chapel, as it was used as a mosque, was painted over. The narthexes, which have this incredible cycle of the lives of Christ and the Virgin Mary seem never to have been completely covered. The mosaics in the vaults are darkened and gloomy and difficult to see, but they were never plastered over. Those lower down are covered, some of them with wooden doors so tourists can open and look at them. Because this is really off the beaten track, it never really gets the attention that Hagia Sophia got. It never holds that political position. It’s never an Imperial mosque, no one important is buried here during the Ottoman period. No important events happened here during the Ottoman period.

It is really a building that survived in isolation, and when it was decided in the mid 40s to convert it to a museum it was virtually abandoned and was falling down. It was really held up by buttresses on the exterior. As the Byzantine Institute began working on the mosaics, they realized that they had to do a serious program of stabilization in the building or the whole thing was going to collapse. As one of my colleagues of that generation said, they were only interested in the wallpaper and not the walls. A major program was undertaken which allowed enough excavation in and around the building to propose a relatively secure chronology for the history of this building through the Byzantine period. And because it was off the beaten track, and still was, even when I began to work there – I wrote my dissertation on the architecture of this building, which I defended in 1981 and published in 1986 – there was virtually no one there. I had the building more or less to myself. There was a small team of guards sent to care for the building as a museum, but most of the time it was just me there.

Q: That sounds ideal.

Kariye Camii, Presentation of the Virgin in the Temple Mosaic, Istanbul, Turkey – Daughters of the Hebrews, photo 1958, Byzantine Institute and Dumbarton Oaks fieldwork records and papers, Dumbarton Oaks, Trustees for Harvard University, Washington, DC Creative Commons CC0 1.0 Universal Public Domain Dedication.

RO: It is hard to imagine today because the building has really begun to attract attention. Still, however, until the recent conversion, a lot of tourists did not go there, simply because it is out of the center. It is very difficult to get there on public transportation – you need to take a taxi to get there or you need to go on an organized tour – and so in many ways it has resisted the mass tourism that took over Hagia Sophia. At the same time, it never attracted the political attention that Hagia Sofia did.

Q: What other churches have already been more quietly converted into mosques?

RO: In the beginning of the 2010s in Turkey, with the rising power of the AKP, Erdoğan’s party, we began to hear serious calls for the re-opening of Hagia Sophia as a mosque. The strategy undertaken by one of Erdoğan’s henchman was, any building dedicated to Hagia Sophia, or that might have been dedicated to Hagia Sophia, needed to be returned to its position as a mosque. The thinking is that once a building has been converted to a mosque, it is a mosque forever. The idea that Atatürk and the Republic had for creating museums – museums as repositories of history for all mankind, meaning that all of their history is available there to be seen – that is very much a Western idea and very much against the notion that these places are or should be spaces for worship.

So, beginning in the 2010s, we began to see the conversion of churches that had formerly been converted into mosques across Turkey. The most infamous at that time was the Church of Hagia Sophia in Trebizond, in the Eastern Black Sea. This is a building that had been built in the thirteenth century, with the best wall-painting program of that era in the Byzantine Empire. It has functioned as a museum. It was carefully and lovingly restored by the University of Edinburgh and the Russell Trust, I think, in the 1940s and ‘50s. It is outside the center of town, and there really is not a neighborhood around it, and yet the call went out that it should be re-opened as a mosque. In order to preserve the paintings, what they did was, in effect, build a tent inside the building. It looks like a Byzantine church on the outside, but as soon as you go in you are inside a tent where there is no figural imagery visible. That was one solution.

The Hagia Sophia in İznik or Nicaea, another important building that had been converted into a museum, was re-opened as a mosque at about the same time. Another church that had been recently excavated and studied in Antalya on the south coast, was similarly converted into a mosque. There are now plans for a number of other buildings in Istanbul and nearby that currently function as churches to be re-opened as mosques, so it seems to be a pattern.

One can understand that if a building is called Hagia Sophia – that’s sort of a blatant response – the idea was that one good Hagia Sophia conversion deserves another. This led to the restoration of a number of buildings whose dedication may or may not have been to Hagia Sophia, and that had never served as mosques or that had served as mosques but had fallen into ruins. They are being rebuilt or renovated accordingly.

Q: Can you comment on the kind of thinking that justifies these conversions?

RO: I find it very disturbing because it’s really a way of thinking of the past as something that doesn’t belong to us. For the forging of its national identity Turkey doesn’t look very deep into its past. In fact it’s better for them, from many perspectives, if the past is left buried. This is particularly true of the Byzantine past, which strikes me as bizarre, but it fits in a certain way with Turkey’s shift of orientation to the East. Turkey has been badly treated by the European Union for a long time and finally Erdoğan basically decided that their real allegiance lies further to the East. Rather than attempt to be a poor cousin to Europe they are forming stronger bonds with the Turkic countries and Islamic countries. At the same time, this strange movement for the conversion of museums into mosques is part of a political campaign of distraction. This is throwing red meat to the base. There are so many other more critical issues in Turkey right now than just opening another mosque. The economy is collapsing, the lira seems to be in free fall, and this is a good distraction. This is something we’re accustomed to in this country now – a good distraction will take us away from what are really the important issues. Why worry about climate change or COVID when there are more salacious things that we might be worrying about instead?

Kariye Camii, Virgin Caressed by her Parents Mosaic, Istanbul, Turkey – Anne and Joachim holding infant Mary, upper half, photo 1953, Byzantine Institute and Dumbarton Oaks fieldwork records and papers, Dumbarton Oaks, Trustees for Harvard University, Washington, DC Creative Commons CC0 1.0 Universal Public Domain Dedication.

Q: It has certainly been noticeable that when Erdoğan or his party is faced with a challenging election, these issues come back to the fore.

RO: Yes, it is appealing to the base in a way they can understand. In Turkey his base is not the urbane, educated class of Turks, it is poorly-educated, deeply religious people from the countryside. The AKP lost the election in Istanbul, in Ankara, in Izmir, in the major cities of Turkey. Erdoğan’s base is not in the city and it’s not the educated elite. So, opening a mosque, if you’re a good Muslim, what’s wrong with having another mosque? Why not?

Q: It concerns me that Erdoğan’s position can be compared to the situation in Egypt or China where the past has been redefined in ways that create a whole different narrative. You can claim the greatness of the past without having to deal with the fact that people in the past were different from you and had different ideas from yours. Religion is a wonderful coverall, and so is communism. It’s a way of whitewashing uncomfortable truths.

RO: This is exactly the point! UNESCO has a policy for tangible and intangible aspects of cultural heritage, and with buildings like Hagia Sophia, or the Kariye, if buildings have multiple narratives, if they mean something different to different religions, different ethnicities, different nationalities, and that’s all a product of their complex and often messy history. A fear of mine is that something will happen similar to what happened on the Acropolis in Athens, or to the Roman forum. That is, we pick a dominant narrative and we erase all others, so that rather than having that level of nuance that a building should have, we get one view and one view only. Who would know, visiting the Acropolis today, that the Parthenon used to be a Christian church and used to be a mosque? Who would know that one of the most important Renaissance neighborhoods in Italy lay on top of the Roman forum? It’s gone now! Mussolini decided that imperial Rome was the period that was to be preserved and everything else was scraped off. I do not want to see that happening in Turkey.

Q: Maybe my particular perspective doesn’t merit survival, but the objects do. The buildings do. Whatever we do that’s right has to be something to do with preservation, and with access.

Kariye Camii, Enthroned Christ and Donor Mosaic, Istanbul, Turkey – Christ, bust, center of lunette, photo 1955, Byzantine Institute and Dumbarton Oaks fieldwork records and papers, Dumbarton Oaks, Trustees for Harvard University, Washington, DC Creative Commons CC0 1.0 Universal Public Domain Dedication.

RO: My argument has always been that, when we deal with monuments it is a give and take proposition. Much of what art historians do is interpretation. We take from the monument. But if we’re taking from the monuments to found our reputation as scholars, we owe that monument something. From my perspective that something that we owe them is good documentation, conservation, and excavation if that’s called for. There’s something about preserving the monument – in some instances perhaps we’re never going to be able to preserve it – but at least we can document it and preserve its memory that way.

I work in Cappadocia, in central Turkey, where much of the landscape is very fragile, really no more than volcanic ash, and it is eroding right and left. There’s no way we can stop Mother Nature from eroding it, but the human interventions in the landscape there are really important. Either we stop what is a natural process to preserve them, or we do the kind of documentation that will preserve them in another way.

Since the conversion of the Kariye I was very gratified to have one of my former students contact me and say, now I really understand why you emphasize giving back to the monuments, why documentation and conservation are important, so we have a record. I don’t know how much of the building I will be able to see next year when I return to Istanbul, but I’m pretty sure it will be less than I was able to see on my last visit. Without that access, for me or for any other scholar wanting to know a building intimately, if we don’t have the documentation we simply don’t have anything.

Q: Can you give us additional direction for where things ought to go? What kind of cooperative work is possible between scholars to further your work?

RO: The possibilities of documentation have really taken off in the last decades. What one is able to do quickly, let’s say with mapping, with aerial photography, with drones, or with resistivity studies – these are things one can do that are noninvasive. In terms of doing quick documentation, one can even use a digital camera that creates good three-dimensional images with very little effort. It is really exciting what is possible now with documentation.

Now, it’s exciting good, and it’s exciting bad. It’s exciting good because something that I spent three summers doing in the nineties could now be done in a week or two. The arduous time in the field can be cut down considerably. I started out in art history, moved into architectural history, started doing archaeology, started doing conservation and I realized that in the excavations and in the conservation preservation projects, the thing we always had to do first was document. We had to understand what was there before we began any intervention.

That’s something we often forget – we say, oh there must be something here, let’s dig and see what we can find – but having that record of what was there is absolutely essential. Excavation and a lot of conservation projects are really a process of destruction. We don’t know all of what it is that we’re destroying. We need to make that very good record before we move on. For example, there are parts of the Kariye that I have never seen because they are no longer accessible. They are completely sealed off, and I have to rely on the very good documentation that was done in the 1950s to inform me about those parts of the buildings. If the team that was working there in the 1950s hadn’t done such good documentation I wouldn’t know about a lot of the building because it is simply inaccessible now.

I really encourage documentation as the first step. At the same time, because of the way we have documentation available to us now we often bypass our most important tools: our eyes and our brain. We need to look intensively at what we have to understand it. That means that we understand visually what we’re looking at, we understand three dimensionally what we’re looking at, we understand how documentation relates to an actual monument, and so on. The most important things I did when I was a grad student was, even when I inherited good architectural drawings, I would start at the beginning and do my own architectural drawings. They were never as exacting, but the process of actually doing the drawing myself forced me to look at the monument in a different way and to see relationships and connections that I might have missed otherwise. Teaching oneself how to look – how to visually understand a historic monument – has to work hand in hand with documentation. You can’t rely on one without the other.

Q: Would you have written the dissertation that you did if you had not spent a summer and more sitting in the building? Experiencing it personally – in order to understand what the building expresses, you become the vessel into which the building pours.

Kariye Camii, First Seven Steps of the Virgin Mosaic, Istanbul, Turkey – Entire scene and partial view of surrounding scene, photo 1952, Byzantine Institute and Dumbarton Oaks fieldwork records and papers, Dumbarton Oaks, Trustees for Harvard University, Washington, DC Creative Commons CC0 1.0 Universal Public Domain Dedication.

RO: Before I went for the first time to Istanbul, I agreed to write a dissertation about a building I had never seen, in a city I had never visited, in a country whose language I didn’t speak. It was really the academic equivalent of a blind date, but it turned out to be a pretty good date in the end.

At my first visit there, I could tell you every measurement. I knew that it was fifteen meters from the doorsill of the naos to the end of the apse, and things like that. Knowing all of that, and knowing hundreds of photographs of the building, still didn’t prepare me for the experience of it. Suddenly that day when I first got myself there things began to fall into place. There is really no alternative for the actual experience. That’s sort of sad in this day and age because the possibility of that direct experience is becoming more and more limited.

Q: Is that the bad that you mentioned?

RO: The bad is that a lot of people go in to do documentation and they never quite look at what it is that they are documenting. The good is that we still have our eyes, and we need to have a good set of eyes to understand what we are doing.

Q: One of the points that St John Simpson of the British Museum has raised is that archaeologists are increasingly relying on drone studies – aerial studies – and he said there’s a whole generation of young archaeologists he’s working with who have never been to the places that they are studying. It’s not their fault, it’s the geopolitical situation in the world, but as he expresses it, they are so focused on the data they don’t understand what you can learn by being there.

RO: One of the great limitations is the language barrier. You know to be a properly trained Byzantinist, I should have learned at least five more languages than I did when I was in school. I suspect that that aspect of it, as well as the introduction of technology, means a lot of projects will have to be collaborative as we move forward. Not one of us can know everything. Not one of us can know all ten languages we need to know for all the texts that we have to deal with. Not one of us can know deeply the visual aspects of a monument and the technology for documenting it. Collaboration has to be key to projects in the future. What, for example, Elizabeth Bolman organized in the Red Monastery is a good model of how one can organize an international collaboration that brings together people of a variety of different backgrounds and skill sets together to do an informative and interesting study. Our universities might still want us to do single-authored studies, but I think there are going to be fewer and fewer of those. For those of us who are actually dealing directly with the monuments it makes much more sense to think in terms of collaboration rather than individual projects, now.

Q: You mentioned your work in Anatolia – how do your Turkish colleagues feel now about the future of these collaborative studies?

RO: I think they’re very amenable to them. Right now one of my colleagues in Cappadocia has started working with drone photography to do 3D mapping of large settlement areas so that one can get a record of spatial relationships that might not show up on a two-dimensional form of documentation. One can understand where things sit in relationship to each other in terms of their altitude, in terms of sightlines, and so on. This is really sophisticated drone photography. He has been going back and forth with a strictly controlled drone to produce a grid map of a very large area. Using that as a tool for understanding what is there on the ground is really opening up new avenues. He has now extended that to another site. There are teams of young scholars now going through engineering programs or conservation programs who have learned the technology but don’t know the history that well. So, now he is collaborating with a young engineering team for this project.

He and his part of the team bring the eyes to the project and they bring the technology.

Kariye Camii, view into the south dome of the inner narthex, photo by Robert G. Ousterhout.

Q: One of the really odd things about the situation in Turkey is that they’re quite consciously rebuilding mosques and celebrating that Muslim past but at the same time, when Turkish officials deal with museums in the West and ask for things back, they have referred to objects as imbued with  a spirit or a power that completely contradicts Islamic ideas about shirk and the evils of idolatry. Cultural ministers talk about objects that they want to get back from museums as if they held a spiritual value essential for Turkey to get back, but if you read these statement theologically, you would say they are looking at objects as icons.

RO:  It’s funny, because it’s imbuing power to the object, spiritual or otherwise, and it often has nothing to do with what the object actually was intended to do or what the object meant.

For example, sometime in the 1960s our museum acquired a trove of Bronze Age jewelry which may or may not come from Troy. It is definitely not Schliemann – this is drips and drabs that somebody maybe found elsewhere, maybe it came from the island of Lemnos, maybe they are trade goods that came from Afghanistan – we simply don’t know. These objects were acquired by the Penn Museum basically to keep them together when they went on the art market. No one was interested in them. They asked the Greek government and the Turkish government if they were interested in these objects and they told them no, and so they acquired them. This was before the 1970 Accord but it bothered the museum so much that they established their own policy about acquisitions after that time, but preceding the 1970 agreement.

Then the Turkish government demanded the return of these objects or Turkey would never let the University of Pennsylvania excavate in Turkey again. Well, the objects don’t belong to the excavators, and they don’t belong to the museum. They belong to the trustees of the University of Pennsylvania so repatriation under those terms is very complicated. With a lot of to-ing and fro-ing and a lot of people suffering greatly in the process an agreement was reached for Penn to give these to the museum in Ankara on a long-term loan. The General Director of Antiquities wanted them simply given to him so he could take them home in his suitcase. That is not how museums transfer objects from one to another. But they did have the display cases ready when the object objects arrived in Ankara, and they had a press conference and revealed this collection within hours of the plane landing in Turkey.

Kariye Camii, Virgin Blessed by the Priests Mosaic, Istanbul, Turkey – Joachim and infant Mary, photo 1953, Byzantine Institute and Dumbarton Oaks fieldwork records and papers, Dumbarton Oaks, Trustees for Harvard University, Washington, DC, Creative Commons CC0 1.0 Universal Public Domain Dedication.

The confusion that resulted from this was just amazing. Now, first of all we don’t know the objects came from Troy. There’s no way that could be proven in a court of law. We had the legal standing, they thought they had the moral high ground, and that we owed it to them to return them. It was very clear from the minute these things were announced by the press that nobody understood what they were. It was assumed that this was Schliemann’s treasure coming back to Turkey. It had nothing to do with Schliemann, and may have had nothing to do with Troy, but suddenly this material took on a life of its own and a meaning of its own. It had its fifteen minutes of fame in Turkey. People just walk right by it when they go through the Museum of Anatolian Civilizations now.

Q: What does it say on the labels?

RO: It does say on the label: ‘from Troy or possibly from Troy, and on long term loan from the University of Pennsylvania,’ and Penn did guarantee its excavations at least for this generation of scholars.

It’s an incredible story because what these objects became was so completely different from what they originally were or what their scholarly context was. They were on the front page in the Turkish press for weeks after they arrived – so maybe they had more than fifteen minutes of fame – that happens with so many of these claims for repatriation. For archaeologists, 1970 is the line in the sand. If you can determine that the object was in a private collection in the West before 1970 then you are home free. If it’s something that has been smuggled out of Etruria or Turkey or Yugoslavia or wherever after 1970 and you can prove it, then you’re in trouble if there are requests for repatriation.

Destabilizations of so many countries in the Middle East and elsewhere have put so many monuments at risk – not just monuments on the ground, but looting has become an increasingly lucrative activity. Just now in the news I read about an FBI raid on a New York art gallery and the arrest of its owners, who had amassed hundreds if not thousands of illegal antiquities, for which they were creating fake provenances – their actual histories lost forever. So the 1970 UNESCO Accord has to be taken seriously. History is a fragile thing, even in this day and age, and to properly understand it, it needs to be preserved, to be studied, and it needs to be accessible.

[i] The Architecture of the Kariye Camii in Istanbul, Dumbarton Oaks Studies 25 (Washington, D.C., 1987)

The Art of the Kariye Camii (London-Istanbul: Scala, 2002)

Master Builders of Byzantium (2nd paperback edition, University of Pennsylvania Museum Publications, 2008, with translations in Russian and Turkish).

A Byzantine Settlement in Cappadocia, Dumbarton Oaks Studies 42 (2nd revised, paperback edition, Washington, D.C., 2011)

Kariye Camii, Yeniden/The Kariye Camii Reconsidered, edited, with Holger A. Klein and Brigitte Pitarakis (Istanbul: Istanbul Research Institute, 2011)

Osman Hamdi Bey and the Americans: Archaeology, Diplomacy, Art. Exhibition Catalogue (Istanbul: Pera Museum, 2011), edited, with Renata Holod

Approaches to Architecture and Its Decoration: Festschrift for Slobodan Ćurčić (Aldershot: Ashgate, 2012), ed. with M. Johnson and A. Papalexandrou

Architecture of the Sacred: Space, Ritual, and Experience from Classical Greece to Byzantium (Cambridge University Press, 2012), ed. with Bonna D. Wescoat

Palmyra 1885: The Wolfe Expedition and the Photographs of John Henry Haynes, with B. Anderson (Istanbul: Cornucopia, 2016)

John Henry Haynes: Archaeologist and Photographer in the Ottoman Empire 1881-1900 (2nd revised edition, Istanbul: Cornucopia, 2016)

Visualizing Community: Art, Material Culture, and Settlement in Byzantine Cappadocia, Dumbarton Oaks Studies 46 (Washington, D.C., 2017)

Eastern Medieval Architecture: The Building Traditions of Byzantium and Neighboring Lands, (Oxford University Press, 2019)

Kaynak: Interview with Robert G. Ousterhout: The Preservation and Reconversion of Kariye Camii – Cultural Property News

İSTANBUL’UN FETHİNİN SEMBOL ESERLERİNDEN KARİYE CAMİİ İBADETE AÇILDI

Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi ile birlikte kadim şehrin sembol mabedlerinden, İstanbul’un fethinin yâdigârı Kariye Camii (Khora Manastır Kilisesi) 79 yıllık aradan sonra yeniden ibadete açıldı.

Mülkiyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı Vakıflar Genel Müdürlüğü’ndeki tarihi ibadethane 21 Ağustos 2020 tarihli Cumhurbaşkanlığı Kararnamesiyle cami statüsüne çevrilmişti. Kariye Camii’nde dört yıl süren titiz restorasyon çalışmalarının ardından 6 Mayıs 2024 Pazartesi günü yeniden cemaatle namaz kılınmaya başlandı.

İstanbul’un Fatih İlçesi’nde yer alan Kariye Camii gerek evrensel, gerek millî ve de gerekse tarihi ve kültürel miras zaviyelerinden birinci derece anıt eser niteliğini taşıyor. İbadethane Bizans sanatı ve mimarisinin önde gelen eserlerinden biri olarak gösteriliyor.

KARİYE CAMİİ’NİN MUFASSAL TARİHİ

Tarihi, altıncı yüzyıl gibi erken bir döneme kadar uzanan Khora Manastır Kilisesi, on birinci ve on ikinci yüzyıllarda imparatorluk ailesi olan Komnenos Hanedanı döneminde iki kez tecdiden ihya edilir.

1316-1321 yılları arasında da Bizans yöneticilerinden Theodoros Metokhites tarafından onarılan yapı mozaik ve fresklerle bezenerek bugünkü mimari kurgusu ile sanat formunu alır.

Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi’nden sonra en fazla tanınan, içerisindeki mozaik ve freskleri ile Bizans ve dünya sanatının gelişiminde önemli bir yere sahip olan Kariye Camii, Haliç’in güneyinde, İstanbul’un altıncı tepesi Edirnekapı’da inşa edilmiştir.

İSTANBUL’UN FETHİNDEN 58 YIL SONRA CAMİYE ÇEVRİLDİ.

İstanbul’un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmed Han’ın emriyle Khora Kilisesi’ndeki mozaikler ve freskler korunarak üzerleri sıvayla kapatılmıştır.  

İstanbul’un fethinden 58 yıl sonra II. Bayezid (1481–1512) döneminde Miladi takvimin yaprakları 1511’i gösterirken devrin sadrazamı Hadım Ali (Atik Ali Paşa) Paşa tarafından camiye dönüştürülen yapıya minare eklenmiştir.

953/1546 tarihli İstanbul Vakıfları Tahrir Defterinde ‘Kenise (kilise) Camii’ adıyla tabir edilen mabedin, Hadım Ali Paşa’nın Çemberlitaş’taki evkâfına bağlı olduğu anlaşılmaktadır. Cami, bu dönemde etrafına eklenen sıbyan mektebi, medrese ve imaret vb. yapılarla külliye vasfını kazanmıştır.

Kariye Camii, 29 Ağustos 1945 yılında Bakanlar Kurulu kararıyla ibadete kapatılarak Kariye Müzesi’ne çevrilmiş bu tasarrufla üzerleri sıvayla kapanmış olan mozaikler ve freskler açılmıştır.

Yaklaşık üç nesil boyunca müze statüsünde tutulan Kariye Camii hatırlanacağı üzere Danıştay 19. Dairesi’nin aldığı karar doğrultusunda 21.08.2020 tarihinde yeniden cami statüsüne kavuşturulmuştu.

Kariye Camii tarihinin en geniş ve kapsamlı restorasyon süreci ise Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün himaye ve destekleriyle Taksim Yapı’nın uhdesindeki onlarca restorasyon uzmanı, arkeolog, sanat tarihçisi ve mimarın emekleriyle Mayıs 2024 ayında tamamlandı. 6 Mayıs 2024 tarihinde açılışı yapılan mabed cemaatine kavuştu.

İBADETHANE FARKLI MİMARİ UNSUR VE ÜSLUPLARI HÂVÎ

Farklı mimari unsur ve üslupları hâvî olan kadim ibadethane asırlar boyunca geçirdiği büyük inşa, tecdiden ihya ve restorasyon çalışmalarından sonra bugünkü şeklini aldı.

İçerisinde birbirinden âlâ keyfiyeti hâiz mozaik bezemeler ve hikâyesi olan fresk panolar bulunan Kariye Camii, dışarıdan bakıldığında taş ve tuğla duvarlarıyla sade bir yapı hüviyetinde.

Sadece kubbe kasnağı orijinal olarak bugüne gelen Kariye Camii’nin yıkılan kubbesi ahşaptan yapılarak üzeri alçı ile kaplandı. Uzunlamasına dikdörtgen bir yapıya sahip olan tarihi caminin içerisinde on altı adet pencere mevcut. Camideki bu pencerelerin içerdeki bölümün aydınlatılması için uzun şekilde yapıldığı biliniyor. Zemininde ve duvarlarında mermer kullanılan tarihi caminin iç mekân süslemelerinde mozaik ve freskler göze çarpıyor.

YAPI SAĞLIĞI İZLEME SİSTEMİ

Gerek restorasyon sürecinde gerekse de restorasyon sonrasındaki süreçte anlık olarak yapı sağlığının izlenebilmesi amacıyla yapı izleme sistemi kurulan mimari abidede yapılan son restorasyon süreçlerini yüklenici firman Taksim Yapı’nın YK Başkanı Mimar Erhan Uludağ Katılım Bankamız için şu cümlelerle özetledi: “Kariye Camii’nin restorasyon süreci, başlangıcından itibaren büyük bir özen ve titizlikle yürütülmüştür. Gerek restorasyona başlamadan önce gerekse de restorasyon süresince, mimarlarımız, sanat tarihçilerimiz ve uzman ekiplerimizle birlikte yapılan titiz araştırmalar, yapının aslına uygun bir şekilde restore edilmesi için temel amacımız olmuştur. Kariye Camii’nin tarihi dokusu, Kariye Bilim Kurulu tarafından verilen kararlar doğrultusunda korunmuş ve aslına uygun bir hâle getirilmiştir.

MİMAR ULUDAĞ: KARİYE CAMİİ’Nİ GELECEK NESİLLERE DOĞRU BİR ŞEKİLDE AKTARILMASI İÇİN ÇALIŞTIK.

Bu projede özellikle vurgulamak istediğimiz noktalar mevcut. Jeofizik çalışmalar (GPR/ Jeoradar ve PUNDİT/ultrasonik ses ölçümleri), sismik etüd çalışmaları ve yapı sağlığı izleme sistemi gibi modern teknolojilerin kullanımı, restorasyon sürecinde doğru müdahalelerin yapılmasını sağladı. Aletsel gözlem izleme sistemi ve düşey hareket izleme sistemleri ise yapıya sürekli olarak göz kulak olmayı mümkün kıldı. Tüm bu yeniliklerle Kariye Camii’nin gelecek nesillere doğru bir şekilde aktarılması sağlanmıştır.

İç ve dış nartekslerde gerçekleştirilen konservasyon işlemleri, uzman ekiplerimiz tarafından titizlikle yürütülmüştür. Bu işlemler, yapıdaki tarihi ve kültürel mirası korumak adına büyük önem taşımaktadır. Ayrıca, çalışmaya başlamadan önce ve akabinde restorasyon süresince yapısal analiz çalışmaları titizlikle gerçekleştirilmiştir. Bu sayede Taksim Yapı olarak, yapının en üst düzeyde güvenliği sağlanmış ve yeni teknolojilerin kullanımıyla yapının güvenliği teminat altına alınmıştır.

Temel kotlarında kullanılan paslanmaz çelik gergilerle, yapının sağlığı korunmuş, çatlak hatlarında ise paslanmaz çelik tijlerle dikiş yapılarak yapısal sağlamlık güvence altına alınmıştır.

Ayrıca, camii içinde tespit edilen çimento esaslı zemin kaplamaları sökülüp, yerine aslına uygun olarak şeşhane tuğlası kaplanmıştır. Tüm cephelerde ise çimento esaslı derzler temizlenerek, camii aslına uygun olarak taş-tuğla tümleme yapılarak aslına uygun hale getirilmiştir.

Bu özenli çalışmalarla, Kariye Camii’nin tarihi dokusu korunarak, gelecek nesillere aktarılması sağlanmıştır. Bu süreçte emeği geçen tüm çalışma arkadaşlarıma ve iş ortaklarımıza içten teşekkürlerimi sunuyorum.”

TEŞEKKÜRLERİMİZLE

Kariye Camii restorasyonu özelinde Vakıflar Genel Müdürlüğü nezdinde ibadethaneye hizmetleri sebkat eden tüm paydaşları tebrik ediyoruz.

İbrahim Ethem Gören/08.05.2024 Yazı No: 400

Kaynak: İSTANBUL’UN FETHİNİN SEMBOL ESERLERİNDEN KARİYE CAMİİ İBADETE AÇILDI | Kültür Sanat | Hizmetlerimiz | Kuveyt Türk Özel Bankacılık (kuveytturkozel.com.tr)

Orada, bir Kariye var uzakta!

İbrahim Ethem GÖREN

İstanbul’da Sultanahmet Camii, Süleymaniye Külliyesi ve Ayasofya’dan sonra en fazla ziyaretçi çeken tarihi yapılarından biri olan Kariye Müzesi/Camii üzerine, kadim mabedin restorasyon projesini yönetmekte olan ülkemizin önde gelen restorasyon uzmanlarından Yüksek Mimar Sevilay Uludağ ile konuştuk.

Kariye, Yunanca kırsal kesim anlamına gelen Khora kelimesinin dilimize Kariye şeklinde uyarlamasıyla ortaya çıkmış bir mekân ismi. Mezkûr isim, ilginç bir şekilde Arapçada köy anlamına gelen karye ile de benzerlik gösteriyor. Her neyse…

Konumuz Kariye Müzesi. Kariye Camii demeyi tabii ki daha fazla arzu ederdik. Bu mesele bahs-i ahar. İstanbul’un fethedilmeyi beklediği 5. yüzyılda şehrin yöneticileri, kentlerinin kapılarını sıklıkla yoklamakta olanlardan korunmak için mütemadiyen surlar inşa etmekle meşgul olmuş. Kadim şehrin Doğu Roma hâkimiyeti altında bulunduğu dönemde Khora Kilisesi İmparator Justinianos tarafından 527 ila 565 yılları arasında inşa edilmiş.

Khora Kilisesi, 11’inci yüzyılda İmparatorluğu yönetmiş bulunan Komnenoslar Hanedanı döneminde Blakhernai Sarayı’nın yakınlarında kalması sebebiyle saray şapeli olarak da kullanılmış. Kilise, ilgili yüzyılın sonlarına doğru İmparator I. Aleksios’un kayınvalidesi Maria Daukaina marifetiyle yeniden inşa edilirken Latin istilası sırasında tahribata uğramış, II. Andronikos döneminde tamir edilerek bir hayli genişletilmiş ve güney kısmına şapel eklenmiş. ‘Yeniden inşa’ denilebilecek bu geniş çaplı restorasyon sürecinde mozaik ve fresklerle donatılmış.

Bugünün Kariye Müzesi’nde ziyaretçilerini karşılamakta olan mozaik ve freskler 14’üncü yüzyıl Doğu Roma resim sanatının estetik kavrayış, düşünce ve hayal/kurgu gücüne işaret etmektedir.

Nihayet Feth-i Mübîn…

Ve nihayet Feth-i Mübîn; İslâm’ın beklediği şerefli gün… Pek çokları Nazım Hikmet’in “Sekiz yüz elli yedi” serlevhalı şiirinden bîhaberdir: “İslam’ın beklediği en şerefli gündür bu.
Rum Konstantiniyye’si oldu Türk İstanbul’u!”

Kariye Kilisesi, camiye dönüşmek için İstanbul’un fethinden sonra 58 yıl beklemiş. Miladi takvimin yaprakları 1511 yılını gösterirken Vezir Hadım Ali Paşa kiliseyi camiye çevirmiş. Malum olduğu üzere Osmanlı şehirlerinde hayat camilerin etrafında şekillenirdi. Bu bağlamda Kariye Camii’nin çevresi de kısa süre içerisinde medrese, tekke, türbe, çeşme, imarethaneler ile şenlendirilmiştir.

Kariye’de 434 yıllık huzur…

Kariye Camii İstanbul’daki Türk Cihan Hâkimiyeti yıllarında tam 434 yıl cami/mescit olarak kullanıldıktan sonra Tek Parti döneminde ‘gördürülen lüzum’ üzerine 1945 yılında tekrar müzeye dönüştürülmüştür.

1948-1951 yılları arasında ABD’nin Marshall Planı kapmasında nesillerimiz süt tozu ile zehirlenirken 1948-1958 yıllarında Amerikan Bizans Enstitüsü mal bulmuş mağribi gibi Kariye Camii’ni tahrif etmiş. Enstitü’nün ellerinden her iş gelen uzmanları marifetiyle üzerleri örtülen mozaik ve freskolar keşfedilmiş. Mezkûr tarihten sonra Kariye Müzesi, Ayasofya Müzesi’ne bağlanarak anıt müze olarak varlığını günümüze kadar sürdürmüştür.

Böyle bir girişten sonra 2013’ten günümüze restorasyonu devam etmekte olan Kariye Müzesi’ne dair yazımızı günümüzün en önemli restorasyon uzmanlarından yüksek mimar Sevilay Uludağ ile yaptığımız mülakata dönüştürelim.

Sevilay Hanım. Kariye Camii’nin kısa tarihçesini bir de sizden dinleyebilir miyiz?

Tabii ki. Günümüzde Kariye Camii veya Kariye Müzesi adları ile tanınan yapı, Ayasofya’dan sonra en fazla tanınan anıt eserlerimizdendir. Yapı geçmişte İstanbul’un altıncı tepesinde Haliç’in güneyinde inşa edilen Khora Manastırı’nın İsa’ya ithaf edilmiş ana kilisesiydi. Altıncı yüzyıla giden tarihsel geçmişi ile çok katmanlı bir yapıya sahip olan Kariye Müzesi, Bizans’ın geç döneminde (Paleologos Hanedanı Dönemi) 1316-21 yılları arasında Theodoros Metokhites tarafından büyük ölçüde yenilenerek ve bezenerek bugünkü şeklini almıştır. Mozaik ve freskleri ile Bizans sanatının ve dünya sanatının gelişiminde çok önemli bir yere sahip olan yapı Erken İtalyan Rönesansı anıtlarıyla özellikle de Giotto’nun Arena Şapeli’ndeki freskolarıyla kıyaslanır.

Atik Ali Paşa tarafından camiye çevrildi

Bizans döneminin bu önemli kilisesi İstanbul’un 1453 yılında fetih edilmesi ile bir süre boş kaldıktan sonra II. Beyazıd döneminde 1511 yılında Sadrazam Hadım Ali (Atik Ali) Paşa tarafından camiye çevrilmiştir.

Kariye, naos, kuzey taraftaki iki katlı ek yapı (anneks), iç narteks, dış narteks ve güney taraftaki mezar şapeli (parekklesion) ile beş ana mimari mekandan oluşan haç planlı bir yapıdır. Osmanlı döneminde etrafında zamanla oluşan medrese, tekke, türbe, çeşme, imaret ile birlikte bir manzumenin merkezi olmuştur. Cumhuriyetin ilanından bir süre sonra şehirdeki Bizans anıtlarının restorasyonu ile ilgili çalışmalar kapsamında Amerikan Bizans Araştırmaları Enstitüsü ile Dumbarton Oaks’ın çalışmaları ile restore edilmiştir ve Ayasofya Müzesi’ne bağlı bir anıt müze olarak da varlığına devam etmektedir.

Kariye Müzesi’nin içinde yer aldığı Edirnekapı için de bir paragraf açalım dilerseniz. Osmanlı hâkimiyetinin öncesinde burası dini bir merkez hüviyetinde gözüküyor.

Doğrudur İbrahim Ethem Bey. Kariye Müzesi’nin konumlandığı Edirnekapı semti; Tarihi Yarımada içerisinde yer alıp Ayvansaray semtini de içine alan ve aynı zamanda kentin batı surları ile çevrelenen İstanbul’un en yüksek tepesi olan Edirnekapı tepesinde yer alır.

Sur dışında kalan tarihi Edirnekapı Şehitliği ve Edirnekapı Mezarlığı da semtin bütünü içinde düşünülür. Semt, Edirnekapı’ya dek uzanan Fevzipaşa Caddesi ile güney ve kuzey olarak kesilmektedir. Batıda Bizans surları ve Edirnekapı’sını da içine alan Sulukule Caddesi ile doğusunda ve güneydoğusunda Fevzipaşa caddesinin her iki tarafında da devam eden Karagümrük mahallesi, kuzey batısında Dervişali Mahallesi, sur dışında batıda Eğrikapı semti yer alır. Edirnekapı Tepesi İstanbul’un tarihi yarımadasın da bulunan yedi tepesinden altıncı tepedir. Söz konusu bu tepe üzerinde Mihrimah Sultan Cami, Kariye Müzesi, Ayios Yeoryios Rum Kilisesi, Ayios Dimitrios Kilisesi, Atik Ali Paşa Camii ve Tekfur Sarayı gibi anıt yapılar bulunmaktadır.

Tarihsel Süreçte Kariye Müzesi ve Edirnekapı semtinin topoğrafyasında ne türden değişiklikler meydana gelmiştir?

Bizans döneminde Edirnekapı semti, adını buradaki sur kapısından almıştır. Kapının Bizans dönemindeki adı ‘’porta harisius veya ‘’Mezarlık Kapısı’’ anlamında kullanılan ‘’Miriadron’’dır. Ayrıca Bizans döneminde kapının, merasim kapısı olarak kullanıldığı da bilinmektedir. Bizans imparatorlarının sefere çıkarken veya seferden dönerken bu kapıdan geçtikleri ve kapının Mese Caddesi üstünde yer aldığı bilinir. Ayrıca Bu kapının İstanbul’un fethi sırasında ilk açılan sur kapısı olduğu söylenir.

Edirnekapı semti geç roma döneminden itibaren önem kazanmaya başlamış İstanbul’un eski semtlerinden biridir. 4. Yüzyılda Konstantin surlarının dışında kalan bu bölge; 5. yüzyılda II. Theodosios tarafından inşa ettirilen ve batıya doğru genişletilen surların içinde kalarak son sınırı teşkil eder. Yine 5. yüzyılda yazılan Natitia Urbis Costantinopolinae’ ye göre şehir 12’si sur içinde olmak üzere 14 bölge ve 322 alt birime ayrılmıştır. Edirnekapı’nın da içinde olduğu bölge 14. Bölgedir.

Şehre, Porta Harisius veya diğer bir adıyla Andrinopolis kapısından (Edirnekapısı) girilmekte idi. Kapı Edirne yolu üzerinde bulunduğu için bu ismi almıştır. Söz konusu bu yol Doğu ve batı arasındaki en büyük uluslararası ticaret yolundan biri Egnatia Yolu veya özgün adıyla Via Egnetia’dır. Porta Harisius (Edirnekapısı) kapısına uzanan bu Antik Roma ticaret yolu Bizans dönemi ile birlikte eski önemini yeniden kazanmıştır. Dolayısıyla Trakya’dan gelen yolcu ve mal getiren esnaflar bu kapıdan girer ve şehir merkezine uzanan çeşitli dükkânlar, nalbantlar, aşevlerinin yer aldığı yol boyunca (Bizans Döneminde ki adı ile Mese Caddesi) ticaret yapılırdı.

Edirnekapı; altıncı tepe…

İstanbul (Kostantinopolis) kentinin kurulu olduğu yedi tepenin en yükseği olan altıncı tepenin (Edirnekapı) sırtını ve eteğini kapsayan bu bölge; tepenin en yüksek noktasından itibaren güney yönünde Lykos Deresine (Bayrampaşa) doğru vadiden aşağıya hafif eğimli, kuzey yönünde ise Haliç’e doğru inen dik bir yamaçtan müteşekkildir. Lykos Deresi’nin (Bayrampaşa) bir yarık meydana getirdiği hat, doğal bir sınır meydana getirmekteydi. 1959 yılında Lykos Deresi (Bayrampaşa Deresi) kapatılarak yerine kuzeybatı-güneydoğu yönünde uzanan bugünkü Vatan Caddesi yapılmıştır.

Kapının hemen karşı tarafında yolun sağında 9. Yüzyılda inşa edilen Ayios Georgios Kilisesi bulunmaktaydı. Kilise 1562-1565 yıllarında Mihrimah Sultan Camisi’nin inşası üzerine yıkıldı ve bugünkü yerinde yeniden inşa edildi. 1726’da restore edilen kilise, kayıtlara göre 1836’da Mimar Hacı Nikolaos tarafından yeniden inşa edildi. Aya Yorgi Kilisesi kayıtlara o dönem Aziz Nikolas diye geçmişti. 1974’te Vakıflar idaresine geçen kilise, 2017’de restorasyonu yapılarak ve ibadete açık durumdadır.

Mese caddesinin solunda, (günümüzde ise Fevzipaşa Caddesi’nin solunda ve Salma Tomruk olarak adlandırılan caddenin kavşak oluşturduğu köşe noktada) Bizans’ın dört büyük açık sarnıcından biri olan Aetios Sarnıcı bulunmaktaydı. Sarnıç dönemin valisi Aetius tarafından 421 yılında yaptırılmıştır. Anıtsal bir yapısı olan Aetius Sarnıcı, 244×84 metre ölçüsünde dikdörtgen planlıdır. Derinliği yaklaşık 13-15 metre, duvar kalınlığı 5-20 metredir. P.Gylles, 1540 yılında burasının bütünüyle kurumuş bir halde olduğunu ifade eder. Osmanlı dönemine suları boşalıp bütünüyle kurumuş halde ulaşan sarnıç, toprakla doldurulup bostan haline getirilmiştir. Çukurda bulunmasından ötürü “Çukurbostan” adıyla da anılmıştır.1926 sarnıç kalıntılarının üzerine eski adı ile Vefa yeni adıyla Karagümrük Stadı kuruldu.

Mese Caddesi Konstantinopolis’in ilk ve önemli arteri idi. Bu yolun Havariyun Kilisesi’nden (Günümüzde yerinde Fatih Cami’si bulunmaktadır) geçerek Harisius Kapısı’na (Edirnekapısı) ulaşan kısmı Mese’nin kuzeybatı aksını teşkil ederdi. Bu yol bugünkü Fevzipaşa Caddesi ile örtüşmektedir. Bizans döneminde şehrin yerleşim dokusu, esas olarak Marmara Denizi’ne paralel şekillendiğinden Edirnekapısı’na yönelen yol, şehrin daha az meskûn bölgeleriydi. Fevzipaşa Caddesi sınırının bir ucunu oluşturan Edirnekapı, Osmanlı dönemi boyunca da önemini korumuştur. Fatih Sultan Mehmed döneminden Cumhuriyet’in ilanına kadar Osmanlı padişahlarının tahta çıkışlarında kılıç kuşanma merasimi için Topkapı Sarayı ile Eyüp Sultan arasında yapılan kılıç alayının güzergâhında devam eden Fatih Külliyesi ile Edirnekapı aksı günümüzdeki Fevzipaşa Caddesi’dir. Bizans döneminde olduğu gibi, kentin yönetim merkezi ile kutsaliyet merkezini birbirine bağlayan bu aks, Osmanlı Divanyolu’nun (Bizans Döneminde Mese) da bir parçası niteliğindedir. Ayrıca Avrupa’daki seferlere çıkılırken ordunun Edirnekapı’dan gönderilmesi ve Tanzimat’a kadar İstanbul’a gelen elçilerin kente Edirnekapı’dan girmesi, bu önemi destekler nitelikteki geleneklerdir.

Cumhuriyet Döneminde ise 1929 yılında Fatih-Edirnekapı Tramvay hattının açılışı yapılmış olup cadde 1959 yılında da genişletilmiştir. Cadde bir süre sonra, 1960 yılların sonunda surlara açılan yeni bir geçitle son halini aldı. Ayrıca Fevzipaşa Caddesi aksı üzerinde Osmanlı Döneminde Fatih Külliyesi’nin inşası, Yavuz Sultan Külliyesi ve Mihrimah Sultan Külliyesi’nin de inşası ile kentin üç tepesi üzerinde siluetin önemli parçaları tamamlanmış oldu.

Ülkemizdeki ve Balkanlarda gönül coğrafyamızdaki pek çok tarihi mimari yapıyı aslî hüviyetine uygun bir keyfiyette restore eden Yüksek Mimar Sevilay Uludağ ile gerçekleştirdiğimiz mülakatın ikinci bölümünün öznesinde İstanbul’un fethinin öncesinde ve sonrasında kadim şehirde meydana gelen düzenlemeler ile Kariye Camii’nin Osmanlı ve Cumhuriyet dönemindeki vaziyeti var.

Sevilay Hanım, Feth-i Mübîn’in hemen sonrasındaki İstanbul’un durumuna ilişkin büyükçe bir paragraf açacak olursak neler söylemek istersiniz?

Tarihi Yarımada bölgesi, Roma İmparatorluğu’nun en önemli merkezlerinden biri olma özelliğine sahip bir yer olmasının yanında 1058 yıl Bizans’a, 469 yıl Osmanlı Devleti’ne başkentlik yapmıştır.

Bizans döneminde şehir hangi isimle anılmaktaydı?

Bizans Döneminde başkentin adı Konstantinopolis iken Osmanlı döneminde ise şehrin adı değişmemiş sadece Arapça söylenişi ile Kostantiniyye denmiştir.

Osmanlı’da İstanbul’un silueti mimari yapılarla şekillenmiştir

Osmanlı İmparatorluğu döneminde yedi tepenin kurgulanış biçiminde Roma ve Bizans dönemlerine benzer yaklaşımlar sergilenmiştir. Yükseltiler üzerine inanç yapıları ya da anıtsal nitelik taşıyan yapılar inşa edilmiştir ve böylece İstanbul’un silueti ve topografyası mimari değer taşıyan eserlerle şekillenmeye devam etmiştir.

1453 İstanbul için yeni bir milat…

1453 yılında Osmanlı kuşatması sonucunda Konstantinopolis’in fetih edilmesi ile birlikte kent tarihinde yeni bir dönem başladı. Kentin Osmanlı başkentine dönüşmesi yolunda büyük bir dönüşüm sürecine girildi.

Feth-i Mübîn’den önce şehir bakımlı mıydı?

Fethin hemen öncesinde ve sonrasında kent oldukça bakımsız ve harap durumdaydı.

Sur içinden bahsediyorsunuz. Okuyucularımız bu bahiste ne kadarlık bir alanı tahayyül etmeli?

İstanbul sur içi 13 km²’dir.

Bizans nüfusu nerelerde mukimdi?

Şehrin fethedildiği dönemde nüfus Haliç ile Marmara sahili arasında yoğunlaşmıştı.

Bir soru daha? Bizanslılar kaç kişiydi?

Şehrin fetih öncesindeki nüfusu için 30 bin ila 50 bin arasında tahminler yürütülür. Türk İstanbul’un nüfusu 1477 tahririne göre 60 bin ila 70 bin arasında tahmin edilmektedir.

Fetih tarihi şehirde neleri değiştirdi?

Öncelikle çehresi değişti İbrahim Ethem Bey. Fetih ile beraber kentin imarı ve inşası için faaliyetlere başlandı. Kenti nüfuslandırmak için Trakya’dan, Anadolu’nun çeşitli bölgelerinden ve Bursa’dan Türkler, Rumeli’den Yahudiler ile farklı bölgelerden Hıristiyan birçok aile İstanbul’a nakledildi.

Fethin hemen sonrasında Osmanlı Cihan Devleti’nin yeni başkentin ihtiyaç duyduğu pek çok işlev için mevcut yapıların kullanıldığını görüyoruz.

Konutlar benzer işlevleriyle şehrin yeni gelen sakinleri ve nüfusu arttırmak amacıyla geri davet edilen eski sakinler tarafından aynı işlevle kullanılmıştı. Zaman içerisinde şehre yoğun bir Müslüman nüfusun iskânı ile birlikte bir takım yapıların Müslümanların ibadetlerine açılması zorunluluk haline gelmişti.

Mahallelerin merkezine camiler inşa edildi

İstanbul’da bir Türk-İslâm kenti kuruluyor olması sebebiyle de her birinin çekirdeğinde bir cami veya mescit yer alan mahalleler kurulmaya başlandı. Dolayısıyla kentte yeni oluşturulmakta olan Müslüman mahalleleri bir mescid veya cami etrafında konumlanmış konutlardan oluşmaktaydı.

Konstantinopolis’in fethine katılan komutanların Bizans dini yapılarını cami ve mescide dönüştürmedeki rolleri büyüktür. İstanbul’a gerekli nüfusu getirip yerleştirmekle görevlendirilen komutanlar öncelikle oluşturdukları mahallelerde, mahallenin çekirdeği kabul edilen mescit ve camileri kurdular. Bununla birlikte mevcut olduğu hallerde bölgedeki Bizans kilise veya şapellerini kullanmaktan da geri durmadılar.

İstanbul’un Fatihi Sultan II. Mehmed Han döneminde gözlemleyen bu türden uygulamalar II. Bayezid döneminde bu defa vezirler gibi yüksek rütbeli memurların katkılarıyla devam etti.

1463-1470 yılları arasında inşa edilen Fatih Külliyesi bölgenin karakteristik görünümünde önemli bir yere sahiptir. Bu dönemde İstanbul’un Trakya çıkışı Edirnekapı’ya gelince dini ve sosyal işlevli yapılar ve nüfus da Edirnekapı, Sultan Selim ve Fatih bölgelerinde yoğunlaşmıştı. Şehrin önemli trafik kavşağını ve bölgenin yeşil alanlarını oluşturan bu boş bölgeler üzerinde, imari yapılaşmanın mevcut olduğu görülür. Yeni mahallelerin kurulması azaldıkça dönüştürme işlemi de azalarak 17. yüzyılla birlikte tamamen sona ermiştir.

Fatih-Edirnekapı arasında kara gümrüğü kurulması ve Karagümrük semtinin oluşmasıyla Edirnekapı’ ya kadar sürekliliği olan alışveriş ve sosyal aks oluşmuştur.

Çok önemli bildiler verdiniz. Buradan, Cumhuriyet Dönemi’ne ve bahusus Kariye’nin bulunduğu Edirnekapı semtine geçelim dilerseniz…

Hay hay İbrahim Ethem Bey. 19. yüzyıl sonundan Cumhuriyet’in 1960’lı yıllarına kadar kamulaştırma, meydan ve yol açma faaliyetleri şehrin yapısını yok ettiği gibi Edirnekapı semti de bundan nasibini almıştır.

Ne türden tahribatlar yaşandı?

Neler yaşanmadı ki! Ahşap evler yakıldı, yıkıldı, yerlerine betonarme sevimsiz evler- apartmanlar inşa edildi. Apartmanlaşma etkisi ile kent sakinleri adeta yok oldu! Böylece semtin devamlılığı kısmen kopmuş oldu.

Edirnekapı’ya uzanan Fevzipaşa Caddesi’nin açılması bölgenin sokak dokusunu farklılaştırdı. Söz konusu tarihe kadar yangın zararları dışında sokak dokusu korunmuş olan bölge, apartmanlaşma ve yol çalışmaları ile özgün dokusundan iyice uzaklaştırıldı. 1954-1960 yılları arasında yapı yoğunluğu arttı.

Günümüzde Fatih, ana akslarda daha çok ticaret ve konaklama fonksiyonunun yer aldığı bir bölge konumuna geldi.

İstanbul’un tarihsel topoğrafyasının gelişiminin son evresi olan Cumhuriyet dönemi, İstanbul’un tarihi ile kıyaslanınca oldukça kısa bir dönem ol­sa da bu dönem tarihî topoğrafyanın şekillenmesinde önemli bir yer işgal et­mektedir. Cumhuriyet döneminden günümüze kadar olan süreç, İstanbul’un metropolleşme süreci olarak değerlendirilmektedir.

4 asrı aşkın bir süre cami olarak kullanılan ibadethanenin müzeye çevrilme sürecine de kısaca değinir misiniz?

Tabii ki.. Kariye Camii, Bakanlar Kurulunun 29.08.1945 tarihli kararı ile müzeye dönüştürülmüş, bu tarihten sonra birçok kez lokal onarımlar görmüştür. 6.12.1985 tarihinde ‘’İstanbul Tarihi Yarımda’’ genelinde Dünya Miras Listesi’ne giren Kariye Müzesi yapı özelinde de 16.09.1987 Korunması Gerekli Kültür Varlığı olarak tescil edilmiş ve anıt eser statüsünde koruma grubu I olarak belirlenmiştir.

Mabedin Dünya Miras Listesi’ne dâhil edilmesine dair neler söylemek istersiniz?

UNESCO tarafından 1972 yılında kabul edilen “Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunması Hakkında Sözleşme”yi 1983 yılında imzaladık.

“İstanbul’un Tarihi Alanları” adıyla 6 Aralık 1985 tarihinde 356 nolu kod ile Dünya Miras Listesi’ne alınan dört koruma alanı, söz konusu ‘liste’ye alınmadan çok daha önce ulusal mevzuat kapsamında ilk koruma planları hazırlanmış ve onaylanmıştı. Topkapı Sarayı ve Sultanahmet Bölgesi 1953 yılında ‘’Arkeolojik Park’’ olarak ilan edilmiş; Zeyrek Camii ve çevresi 1979 yılında, Süleymaniye Camii ve çevresi 1977 yılında ve Kariye Müzesi’nin de içinde bulunduğu alan olan Kara Surları ise 1981 yılında koruma altına alınmıştı.

Dünya Miras Komitesi tarafından üstün evrensel değer taşıyan varlıkların tanımlanmasında kullanılan ölçütler kapsamında (1-2-3 ve 4 nolu) kültürel kriterleri karşılayan İstanbul Kara Surları, UNESCO’nun 1985 yılında ‘’İstanbul’un Tarihi Alanları’’ adıyla ilan ettiği dört Dünya Miras Alanı’ndan (DMA) biridir. Üstün Evrensel Değer (ÜED) beyanında bu alan, Theodosius döneminde yapılan Kara Surları’nın iki tarafındaki alan ” olarak betimlenmiştir. Kara Surları Tarihi Yarımada’yı batıda, kara yönünde sınırlayan ve güneyde Marmara Denizi’nden başlayıp kuzeyde Haliç’e kadar uzanan surları ve yakın çevresini içerir ve yaklaşık olarak 6 km uzunluğunda 16,5 hektarlık bir alana yayılır.

İstanbul Dünya Miras Alanlarının Dört Bileşeninden biri olan Kara Surları’nın kültürel hinterlandında Chora (Kariye Müzesi), Tekfur Sarayı- Blakhernia Sarayı da dâhil olmak üzere küçüklü büyüklü birçok anıt eser yer almaktadır.

Restorasyon uzmanı yüksek mimar Sevilay Uludağ ile gerçekleştirdiğimiz Kariye Restorasyonu mülakatımızın üçüncü bölümünde tarihi eserin vakıf medeniyeti bağlamında restorasyon süreçlerini ele alıyoruz. Bu çerçevede muhatabımız Sevilay Uludağ tarihi İstanbul depreminin bölgedeki etkilerinden ecdadımızın vakıf tesis etme şuuruna kadar pek çok sorumuzu büyük bir yetkinlikle cevapladı.

Sevilay Hanım, Kariye’nin dünden bugüne restorasyon süreçlerine değinir misiniz?

Altıncı yüzyıla giden tarihsel geçmişi ile çok katmanlı bir yapıya sahip olan Kariye Müzesi, Bizans’ın geç döneminde (Paleologos Hanedanı Dönemi) 1316-21 yılları arasında Theodoros Metokhites tarafından büyük ölçüde yenilenip bezenerek bugünkü şeklini almıştır.

14.yüzyıldan günümüze ulaştığı düşünülen Kariye Müzesi’nin mozaikleri ve freskleri “Başkent Üslubu” dediğimiz Bizans Rönesansı’nın en muhteşem eserleridir.

Bizans döneminin bu önemli manastır kilisesi İstanbul’un 1453 yılında fetih edilmesi ile bir süre boş kaldıktan sonra II. Beyazıd döneminde 1511 yılında Sadrazam Hadım Ali (Atik Ali) Paşa tarafından camiye çevrilmiştir. Türk devrinde, kilise dışındaki manastır yapıları zamanla yıkılarak kaybolmuştur.

Anıt eser, Dünya Kültür Mirası Listesi’ne girdiği 1985 tarihinde ne durumdaydı?

Kariye Müzesi’yle ilgili iki rapor hazırlanmıştı. 1981 Mora raporunda Kariye Camii’nin çatı örtüsündeki kurşun levhaların ve su borularının kötü durumda olduğundan, dış cephelerde derz boşluklarının yakın dönemde doldurulmuş olduğundan, tuğla kırıklı çimento bağlayıcılı harçlı sıvaların kullanıldığından ve yüzey çatlaklarına dolan yağmur sularının buharlaşamamasından söz edilmekteydi. Ayrıca boyalı yüzeylerde tuzlanma sorununun mevcudiyetine temas edilmişti.

Bir de 1983 Massari raporu söz konusu… Raporda son yıllarda restorasyonla yapının büyük ölçüde koruma altına alındığı fakat yıllar içerisinde oluşmuş tahribatın etkilerinin de görüldüğü belirtiliyor. Ayrıca raporda yapıdaki nemin ölçülerek yapının eğimli yoldan ve çatıdan gelen yağmur sularına maruz kaldığına vurgulanmıştır.

Massari raporunda kubbe ve kemer içlerindeki mozaik ve duvar resimlerine ilişkin kayıplarının çatıdan gelen sudan kaynaklı olduğu belirtilerek genel olarak sıva kayıplarına yol açan nedenlerden birinin de nem çekici tuzlanmanın varlığı olarak adreslenmişti.

Raporun sonunda genel olarak nem, tuzlanma, yoğunlaşma nedeni ile nemlilik ve lokal olarak çatıdan sızan sulardan bahsedilmekteydi.

Her iki raporda Kariye Camii’nin ve Müzesi’nin 1985 yılındaki mevcut durumu belirtilmiştir.

Kariye’de tarih boyunca gerçekleştirilen restorasyonlar hakkında neler söylemek istersiniz?

Günümüzde Kariye Camii veya Kariye Müzesi adları ile tanınan yapı, Ayasofya’dan sonra en fazla tanınan anıt eserlerimizdendir. Yapı geçmişte İstanbul’un altıncı tepesinde Haliç’in güneyinde inşa edilen Khora Manastırı’nın İsa’ya ithaf edilmiş ana kilisesiydi.

Çok katmanlı yapı…

Altıncı yüzyıla giden tarihsel geçmişi ile çok katmanlı bir yapıya sahip olan Kariye Müzesi, evvelce büyük bir kompleksin merkezini teşkil ediyordu.

11. Yüzyılda İmparator I.Aleksios Komneos’un kayınvalidesi Maria Dukaina zamanında harap olan kilise yeniden ihya edilmiş olup bu inşa döneminden sonra tekrar harap olan yapı bir süre sonra İmparator Aleksios’un küçük oğlu İsaakios tarafından 12. yüzyılda tekrar ihya edilir.

O dönemden günümüze tarihi mabedin hangi yapı birimleri ulaşmıştır?

Bu dönemden günümüze sadece ana mekan (naos) kalmıştır. Fakat yapılan son araştırmalarda iç narteksin de bu dönemden kalmış olabileceği ön görülmektedir.

Eser, Bizans’ın geç döneminde (Paleologos Hanedanı Dönemi) 1316-21 yılları arasında Theodoros Metokhites tarafından büyük ölçüde yenilenip bezenerek bugünkü mimari kurgusunu ve şeklini almıştır. Bu inşa döneminde yapıya parekklesion, anneks, pastoforium gibi mimari hacimlerin yanı sıra bir depremde yıkılan ana mekân kubbesinin de bu dönemde tuğla örgülü olarak yeniden ihyâ edildiği bilinmektedir. İç narteksin ise bazı kaynaklarda 14. yüzyılda inşa edildiği belirtilmiş olsa da 12. yüzyıl inşa dönemine ait olabileceğini ifade eden kaynaklar da mevcuttur.

Yapıda mozaik ve freksler öne çıkıyor…

Kariye, mozaik ve freskleri ile Bizans sanatının ve dünya sanatının gelişiminde çok önemli bir yere sahip olan yapı Erken İtalyan Rönesansı anıtlarıyla özellikle de Giotto’nun Arena Şapeli’ndeki freskolarıyla kıyaslanır.

Kariye’de Osmanlı döneminde neler yapıldı?

Bilindiği üzere Osmanlı Cihan Devleti İstanbul’u fethettikten sonra şehri maddi ve manevi anlamda ihya ve inşa süreçlerine girmiştir. Dünkü sohbetimizde bahsettiğimiz üzere Cami ve mescitler Osmanlı şehir kurgusunun merkezinde yer almaktadır. Padişah ve valide sultanlar kadar devlet ricali ve varlıklı aileler de Osmanlı İstanbul’una pek çok ibadethane kazandırmıştır.

Osmanlı için bizatihi ‘vakıf medeniyeti’ diyebiliriz. Sevilay Hanım bu hususta siz neler söylemek istersiniz?

Güzel bir konuya temas ettiniz. Türk milletinin en çok bilinen özelliklerinden biri de insanların, hatta bütün canlıların faydalanması için yaptıkları fedakârlıklardır. İstanbul, asırlar boyunca binlerce vakıfla, vakıf eserleriyle, hayratla abâd olmuş; hayatın hemen her alanında vakfiyeler tesis edilmiştir.

İstanbul’da kurulan vakıflar eliyle bir yandan sağlık, yoksullarla dayanışma ve şehirleri imar alanlarında tabir yerindeyse hamle çapında hizmetler görülürken, diğer yandan da göçmen kuşlara sahip çıkılmış, yolda kalanlar doyurulmuş, yetim çocuklar evlendirilmiş, ahalinin su ihtiyacı karşılanmış, talebeler okutulmuş, ilme ve âlime sahip çıkmış; böylelikle İstanbul’da adalet ve merhamet yüzlerce yıl hüküm sürmüştür.

İstanbullu hayırseverler nice bedesten, çeşme, yol, köprü, kale, mesire yerleri, deniz fenerleri, sebiller, dul ve yetim evleri, çocuk emzirme ve büyütme yuvaları kurup vakfetmiş; cami ve mescitler başta olmak üzere sivil ve dini mimari vakıf eserleri birbiri ardına sıralanmıştır. Böylelikle eğitimden sağlığa; çevreden sosyal hizmetlere kadar pek çok alanda devletin yükünün büyük bölümünü vakıflar, vakıf insanlar üstlenmiştir.

Bahsettiğiniz umdeler ışığında Kariye’de neler yapılmış?

Osmanlı döneminde Kariye büsbütün şenlendirilmiştir. 1511 yılında yapı camiye tevdi edilirken güneybatı köşeye minare ve naosa mermer bir mihrap eklenmiştir. Böylelikle Kariye Camii’nin çevresi medrese, tekke, türbe, çeşme ve imarethane ile tabir caizse âbad olmuştur. Osmanlı insanı tarihi ibadethanenin çevresine yapıyla uyumlu müştemilatlar kazandırırken çevreye ve geçmişe özeni göz ardı etmemiş, manzumenin merkezi olan yapının mimarisini etkileyecek çok fazla bir müdahalede bulunulmamıştır. Ben bu hususu önemsiyorum. Katıldığım program ve seminerlerde de dile getiriyorum.

Bildiğim kadarıyla İstanbul’u tabir yerindeyse yerle bir eden 1766 tarihli büyük depremde Kariye Camii’nin kubbesi de yıkılıyor. Sonrasında nasıl bir yenilenme çalışması yapılmış? Bu konudaki malumatınıza müracaat etmek isteriz?

1766 depremi sonuçları itibarıyla İstanbul’daki sivil ve dini mimari yapılara oldukça büyük hasar veriyor. O dönemde Yedikule ve Edirnekapı İstansul’un önemli nüfus alanları. Mezkûr iki bölgede yapılaşma fazla olduğundan yıkım da fazla oluyor, medreseler, camiler, imarethaneler, hâneler büyük zarar görürken Kariye Camii’nin merkezi kubbesi de çöküyor. Deprem mdödösşld yıkılan merkezi kubbe kısa süre içerisinde mimar İsmail Halife tarafından ahşap bağdadi olarak yenileniyor.

Sultan Abdülaziz Han döneminde 1875-1876 yılında yapının bakım ve onarım çalışmalarına girişiliyor, İstanbullu Mimar Peloppida Kouppas tarafından mozaikler kısmen temizlenip ahşap kepenklerle kapatılıyor. Biz buradan ecdadın tarihi eserleri ele alış tarzına yönelik önemli dersler çıkartıyoruz. Aynı tarihlerde kubbelerin ve üst örtü sisteminin dalgalı hattı doldurularak düz satıhlı olarak düzenleniyor.

II. Abdülhamid Han döneminde 1894 depreminde minarenin petek kısmı çökünce bir süre sonra 1898’de klasik üslupta tamamlanıyor. 1903-1906 yıllarında ise yapı Rus Arkeoloji Enstitüsü tarafından kısmen onarılıyor.

Onarım bâbından Cumhuriyet döneminde neler yapılıyor?

Osmanlı sonrası Cumhuriyet döneminde de onarımların sürdüğünü gözlemliyoruz. Evkâf İdaresi 1929- 1930 yılları arasında kısmî bir onarım gerçekleştiriyor. 1945-1946 yıllarında ise yapı ile ilgili iki onarım keşfi hazırlanıyor. Mimar Cahide Tamer’in yaptığı ilk bilimsel restorasyon çalışmalarında ise yapının özellikle kurşun örtüleri yenilenip rölövesi çıkarılıyor.

1948-1959 yılları arasında Amerikan Bizans Enstitüsü (Byzantine Institute of America) ve Dumbarton Oaks Fieldwork Committee işbirliği ile merkezî ibadet alanı (naos) ve giriş hollerindeki (narteks) mozaiklerin ve fresklerin korunmasına yönelik konservasyon ağırlıklı kapsamlı bir restorasyon yapılıyor.

Yapının 2013 yılından bugüne hali hazırda devam eden tarihinin en geniş ve kapsamlı restorasyonu devam etmektedir.

Bu müdahalelerin kararları neye göre verildi?

Bilimsel ve teknik raporlara göre. Birkaç rapor söz konusu. Müsaadelerinizde raporlara tek tek değinmek isterim.

Tabii ki, lütfen buyurunuz…

Yapı ile ilgili olarak Kültür Bakanlığı’nın 27.06.1986 tarih 6377 sayılı yazısı gereği hazırlanan rapor. Kültür Bakanlığı’nın 12.07.1990 tarih 232 sayılı yazısı gereği hazırlanan rapor. Kültür Bakanlığı’nın 26.03.1991 tarih 452 sayılı yazısı gereği hazırlanan rapor. Kültür Bakanlığı’nın 27.11.1998 tarih 559 sayılı yazısı gereği hazırlanan rapor.

Kültür Bakanlığı’nın 20.02.2001 tarih 118 sayılı yazısı gereği hazırlanan tüm teknik raporlarda genel olarak sorunlar ve çözüm önerileri benzer olup nem ve tuzlanma, çatı üst örtüsünde yağmur suyunun kılcal çatlaklardan sızması, zeminden yükselen nem, taş ve tuğla yüzeylerde yapısal bozulmalar, cephelerde çimento bağlayıcılı sıvanın tahribatı, vb. sorunlar tespit edilmiş ve çözüm önerileri sunuldu.

Bu veriler ile beraber Kültür Bakanlığı’nın talimatı doğrultusunda Kariye Müzesi Rölöve, Restitüsyon ve Restorasyon projeleri 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yasası kapsamında hazırlandı. 2009 yılında başlayan proje çalışmaları 2011 yılında Koruma Bölge Kurulunun proje onayı ile tamamlandı. Bu doğrultuda Kültür Bakanlığı oluru ile Kariye Müzesi’nin 2012 yılı onarım ve restorasyon işi geçici yer teslimi 16.01.2013 tarihinde, fiili yer teslimi ise 12.09.2013 tarihinde yapılmış olup Kültür Bakanlığı ve İl Özel İdaresi arasında kurumsal yazışmalar sonucunda müzenin ziyaretçilere kapatılmaması ve restorasyonun etaplar halinde yapılacağı Kültür Bakanlığı tarafından karara bağlandı.

2013 yılından beri devam eden restorasyon çalışmalarını ise Ayasofya Bilim Kurulu, İstanbul Rölöve ve Anıtlar Kurulu Kontrol Heyeti, İstanbul Anıtlar Kurulu kararları doğrultusunda gerçekleştiriyoruz.

Kariye Müzesi/Camii restorasyonu mülakatımızın son bölümünde 16 yıldır tarihi eser restorasyonu üzerine çalışmalar yapmakta olan yüksek mimar Sevilay Uludağ ile tarihi eser restorasyonu ve Kariye Müzesi’ndeki restorasyon çalışmaları üzerine hasbıhal ettik.

Sevilay Uludağ uzmanlık alanı tarihi eser restorasyonu olan işinin ehli bir mimar. Uludağ 16 yıllık süreçte Edirne’den Samsun’a, Afyon’dan İzmir’e ve oradan da Balkanlar’daki Osmanlı eserlerine varıncaya kadar yüzlerce tarihi eserin restorasyonuna imza atmış.

Ağa Camii, Selimiye Dar’ul Kurra Medresesi, Manisa Zeynelzade Kütüphanesi, Kasımpaşa Mevlevihanesi, Afyon Arapmescit Camii, Fatih Aşık Paşa Camii, Makedonya Radanya Camii, Manastır İshak Paşa Camii’nin, Arnavutluk Preze Kale Camii yurt içinde ve dışında elinin değdiği asırlık geçmişi bulunan sivil ve dini mimari eserlerden bazıları.

Şu sıralar Kariye Müzesi restorasyonuyla meşgul olan Sevilay Uludağ ekibiyle birlikte medrese, cami, mescit, türbe, hazire, imarethane, sebil, sıbyan mektebi, Mevlevihane ve kütüphane gibi Osmanlı medeniyetinden günümüz Türkiye’sine miras kalan tarihi eserleri, abide binaları aslına uygun bir keyfiyette restore ediyor…

Hizmete restorasyon alandaki eksiklikleri müşahede ederek, medeniyet, tarih ve kültür bilincini proje ile hayata geçirmek amacıyla başlayan tecrübeli mimar, cami, mescit, medrese, tekke, çeşme, türbe, gibi vakıf medeniyeti mahreçli eserlerin yayında havagazı fabrikası, un fabrikası, konut gibi sivil mimari olmak üzere 150’ye yakın eserin rölöve, restitüsyon ve restorasyon projelerini hazırlamış. Aralarında pîri Mimar Sinan’ın eserlerinin de bulunduğu da birçok tarihi yapının restorasyon uygulama projelerini hayata geçirmiş.

Muhtelif çeşme ve sebil restorasyonları da gerçekleştiren mimar Uludağ işlerinin ve dahi hizmetlerinin taşınmaz kültür varlıklarının konservasyonu ve restorasyonunu aslına uygun bir keyfiyette yapmak olduğuna vurgu yapıyor.

Tarihi eser restorasyonu deyince medeniyetin, tarihin, kültürün yaşatılmasını ve nesillere aktarılmasını sağlamayı anladığını belirten Sevilay Hanım “eserler, ancak gerektiğinde, özellikleri muhafaza edilerek tamir ve bakımdan geçerse nesilden nesle aktarılabilir” diyor ve ekliyor: “İşin uzmanlarıyla çalışmak önemli. Çok kapsamlı araştırma yapmak daha da mühim. Uygulama yapılacak yapının benzerlerini incelemek, dönem ve üslubunu çok iyi anlamak projenin olmazsa olmazları arasında. Ekibe tekrar vurgu yapmak isterim müsaadelerinizle. En önemli hususlardan biri kanaatimce çalışma ekibi. Tarihi eser restorasyonu bizatihi ekip işidir. Araştırma safhasından, çizim safhasına kadar teknik desteğe ihtiyaç duyarız. Konusunun uzmanı kişiler bu alanda çalışırken uzmanlıklarına özveriyi ve dahi aşkı da eklemelidir.

Restorasyon bizatihi ticari kazan alanı olarak görülmemeli.

Medeniyetimize ait kadim eserlerin aslına uygun olarak yenilenmesi kesinlikle bizatihi ticari faaliyet olarak görülmemesi gereken bir hizmettir. Para bahis mevzuu olmayacak mı? Tabii ki olacak ama her zaman ikinci planda kalacak. Restorasyon işinde kullanılan malzemeden işçi ve usta seçimine kadar dikkatli davranmak lazım.

Kullanılan malzemenin mevcut yapı ile uyumu, işçilik kalitesi, keyfî uygulamalar ve daha fazla kâr elde etmek amacıyla özensiz iş yapma ve imitasyon uygulamalar sıkça rastlanılan hatalardır.

Proje süreci önemli…

Tarihi eserlerde tespit ve belgeleme, tüm koruma sürecinin esas aldığı ilk ve en önemli aşamadır. Bir eserin doğru anlaşılması, belgelenmesi ve tespiti bu bilgilerin ışığında yapıda gerçekleştirilecek koruma uygulama çalışmaları için daha bilimsel ve geniş bir bakış açısına sahip olunmasını sağlar.”

Muhatabım, bu meyanda Kariye Müzesi’nde neler yaptıklarına dair şu cümlelerle okuyucularımızı bilgilendiriyor: “Bu aşamada yapılan tarihi araştırmalar Kariye Müzesi’nin farklı dönemlerdeki durumunu, süreç içerisinde geçirdiği onarım ve tamiratları gösteren verileri oluşturdu. Elde edilen ve tespit edilen tüm bu veriler ışığında yapının geçirmiş olduğu tarihsel inşâ ve onarım dönemleri kronolojik olarak ortaya koyarak yapının nitelikleri belirlendi.

Ayrıca yapının tarihsel süreci dışında günümüzde şehir hayatının yoğunluğu içerisinde kalması, bulunduğu arazi konumu, çevre ve iklim koşullarının da dikkatle incelenmesini gerekli kıldı. Bu bağlamda nasıl bir ortamda koruma tedbirlerinin alınacağını ve hangi sorunlarla mücadele etmek gerektiğini görmüş olduk. Böylece yapının mevcut durumunun doğru ve detaylı olarak tanımlanmasına önem vererek yapacağımız imalatları uygun olarak tespit ettik. Bu inceleme ve değerlendirme süreci, sonrasında hazırlanan rölöve, restitüsyon, restorasyon çizimleri, hasar tespit projeleri, bezemeler, dönem analizleri, rölöve detayları, malzeme analiz raporları yapılan tüm uygulamalara bilimsel bir kimlik kazandı.

Böylelikle, Kültür Bakanlığı’nın talimatı doğrultusunda Kariye Müzesi Rölöve, Restitüsyon ve Restorasyon projeleri 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yasası kapsamında hazırlandı. 2009 yılında başlayan proje çalışmaları 2011 yılında Koruma Bölge Kurulunun proje onayı ile tamamlandı.”

Titiz ve bilimsel bir restorasyon süreci

Kariye Müzesi restorasyonu sürecinde Sevilay Hanım’dan yapının kâgir elemanların video-endeskopi ile araştırıldığını, kimyasal ve fiziksel laboratuar testleri ve gergi elemanlarının dinamik testlerinin yapıldığını, temel araştırması için en az iki temel çukuru açıldığını, zemin araştırma için de statik ve dinamik penetrasyon testlerinin yapıldığını, çatlaklar için analojik görüntüleme yöntemine başvurulduğunu, temel yapısının radarla görüntülendiğini ve yapının matematik ortamda modellenerek güçlendirme projelerinin hazırlandığını öğrendik.

Gönlümüz, ülkemizde Tek Parti’nin hüküm sürdüğü 1945 yılında Bakanlar Kurulu kararıyla müzeye çevrilen tarihi mabedin -müze hususiyetinin devam ettirmekle birlikte- kubbesinin muvahhit cemaatiyle; minarelerinin ezan sesiyle buluşmasını ümit ve temenni ediyor. Vakıa şudur ki bu şehrin Müslümanları 434 yıllık hasretin bitmesini; en kısa zamanda Kariye Camii’nin ibadete açılmasını arzu ediyor.

Kariye Müzesi’nde bilimsel yöntemlerle sürdürülmekte olan restorasyon süreci tamamlanmak üzere. Tarihi mabedin Naos, Ahşap Bağdadi Kubbe Konservasyonu ve Restorasyonuna, Konservasyonuna ve Mozaik Konservasyonuna değinerek yazı dizimizi nihayete erdiriyoruz.

Naos, Ahşap Bağdadi Kubbe Konservasyonu ve Restorasyonu

Ana kubbe iç kısmında çimento esaslı sıvaların sökülüp bağdadi çıtaların durum tespitini, kubbe üst örtüsünde kurşun ve çamur sıva sökümü ahşap kaplama ve karkasların tespit süreci takip etmiş., Belgeleme çalışmasının ardından, niteliksiz ve çürümüş olan ahşap kaplamalar itinalı olarak sökülmüş. Bu aşamadan sonra özgün ahşap dokular konservasyon uygulamaları ile güçlendirilerek alınan ahşap kaplamalar özgün dokuya uygun bir şekilde meşe ağacından ahşap kaplamalarla yenilenmiş.

Konservasyon

Konservasyon çalışmalarında ilk olarak tespit ve belgelendirme çalışmaları yapılarak onarım projesi kapsamında bütün alanlar karolajlara bölünmüş, fotoğraf ile belgelenip hasar tespit ve desen paftaları hazırlanmış. Mevcut müdahale paftaları ile paralel doğrultuda sonradan yapılmasına karar verilen bütün müdahaleler belgelendirilmiş.

Naosta bulunan zemin döşeme mermerleri ile iç cephe mermer kaplama panolarının envanter numaraları taşın yapısına zarar vermeyen tıbbi kağıt plaster bantların üzerine yazılarak taşlarda bulunan bütün çatlaklar ve boşluklar projeye işlenmiş. Aynı zamanda taşların cinslerini gösteren ayrı paftalar hazırlanmış.

Kariye Müzesi’nin içinde birden çok taş cinsi görülmekte. Duvarları kaplayan mermerlerin içinde çoğunlukla Marmara Adası’ndan beyaz renkli ve gri damarlı olan mermerler kullanılmış. Ayrıca Marmara mermerinin yanı sıra Kuzey Afrika, Eğriboz Adası ve Afyon gibi değişik yerlerden getirilen Porfir, antik yeşil, oniks, kırmızı, sarı ve pembe renkli damarlı mermerlerle zengin bir görünüm oluşturulmuş. Aynı seri mermer bloklar kesilerek yan yana monte edilmesiyle mermerlerin üzerinde oluşan desenler, zengin simetrik şekiller ve kesilmiş ağaç desenini andıran motifleri oluşturmuş.

Naos’da bulunan mermer kaplama levhalarının yüzey temizlikleri yapılmış. İlk olarak saf su ve mikro gözenekli süngerler ile taş yüzeyleri silinmiş, saf su ve kâğıt havlu kompres uygulaması sonrasında yumuşak uçlu plastik kıl fırçalar ile taş yüzeyleri fırçalanıp temizlenmiş.

Naos duvar yüzeylerinde yapılan temizlik uygulamaları sonrasında taşların derz aralarında bulunan ve bağlayıcı özelliği kaybolmuş derz dolgu harçları alınarak yerlerine kireç bağlayıcılı yeni dolgu harçları yapılmış. Derz dolguları sonrasında naos cephelerinde renkli mermerlerin olduğu alanlarda derz dolguları renklendirilerek duvarlarda renk bütünlüğünü sağlanmış.

Naos cephelerdeki yapılan çalışmalardan sonra taban döşeme mermerlerinde saf su, kâğıt havlu kompres uygulaması ile yüzey temizliği, derz açma ve derz kapama uygulamaları icra edilmiş,

Mozaik Konservasyonu

Yüzey bezemeleri içerisinde özgün tessera tipi olan sarı ve gümüş varaklı mozaiklerin yapım tekniğinde bir cam küp üzerine altın veya gümüş varak üstünde yapıştırılmış ince bir cam tabakası bulunuyor. Zamanla dış etkenlerden kaynaklı olarak düşmüş üst cam tabakasının sağlamlaştırma çalışması için öncelikli olarak camların altında kalan varakların yapıştırması %3’lük paraloid B72 ile yapılmış. Varaklar sağlamlaştırıldıktan sonra kuru, yumuşak fırça yardımıyla uygulayıcının diğer bir elinde destek olacak şekilde müdahale edilen mozaiklerin üzerinden çıkan üst cam kapaklar %10’luk paraloid B72 pens ve enjektör yardımıyla düştüğü mozaik üzerine yapıştırılmış.

Nem ve tuz hareketleri nedeniyle bağlayıcılık özelliğini yitirmiş olan harç tabakasından ayrılmış olanlar ve düşmüş olanların tekrar yatak harcına bağlanması için önce tesseranın düştüğü yüzey temizlenip hazırlanan harç ile tesseranın bulunduğu orijinal yatak hazırlanmış. Sonra tessera harç içine yerleştirilip preslenmiş. Harcın prizi kontrol edilip istenilen sonuç elde edildikten sonra pres yüzeyden alınmış. Grup halinde oynayan ve düşmek üzere olan tesseralar için derz aralarına hazır harç enjekte edilerek preslenmiş ve böylelikle oynamanın önüne geçilmiş.

Duvar yüzeylerinden ayrılmış olan sıvalı veya mozaikli bölgelerde duvara aderansın sağlanması amacıyla enjeksiyon deliklerinin sıva kalınlığına kadar açılması, kompresör yardımıyla açılan deliklerin temizlenmesi, açılan delikten küçük agregalı harç tabanca yardımı ile yüzey arkasına enjekte edilip daha sonra destek konularak yüzeyin tuğla dokuya tespiti için preslenmiş. Harcın prizi kontrol edilip istenilen sonuç elde edildikten sonra yüzeyden pres alınmış.

Naosta; kasnak altında bulunan batı ve güney cephesi pencere kemer içlerindeki ve duvar panolarında kenar bantları özgün dokuya uygun olarak yenilenmiş. Mozaikli yüzeyler krom ankrajlarla güçlendirilmiş.

Aynı şekilde fresklerde mikro enjeksiyon yöntemi ile sağlamlaştırılarak çimento harçlı kenar bantları özgün harç terkibinde yenilenmiş.

Naos iç yüzeylerinde özgün olmayan çimento katkılı derzler ile sağlam olmayan derz yüzeyleri itina ile raspa edilerek alınmış. Özgün ve sağlam olan derzler korunarak sadece yüzey temizliği yapılmış.

KAYNAK: İTTİFAK GAZETESİ

https://www.ittifakgazetesi.com/orada-bir-kariye-var-uzakta-i-m1000.html

https://www.ittifakgazetesi.com/orada-bir-kariye-var-uzakta-ii-m1003.html

https://www.ittifakgazetesi.com/orada-bir-kariye-var-uzakta-iii-m1006.html

https://www.ittifakgazetesi.com/orada-bir-kariye-var-uzakta-iv-m1010.html

KARİYE MÜZESİ (TOPOGRAFYASI-ÇEVRESİ) BAHÇE DUVARLARI SANAT TARİHİ RAPORU

İçindekiler

1. Kariye Müzesi Tarihçesi

2. Kariye Müzesi ve Mevcut Bahçe Duvarlarının Konumu

3.Tarihsel Süreçte Kariye Müzesi ile Edirnekapı Semtinin Topografyasındaki ve   Çevresindeki Değişim

   3.1 Bizans Dönemi

   3.2 Osmanlı Dönemi

   3.3. Cumhuriyet Dönemi

4.Tarihsel Süreçte Kariye Müzesi Bahçe düzenlemesi

    4.1 Giriş

   4.2 Günümüzde Kariye Müzesi Bahçe Düzenlemesi

   4.3.Kariye Müzesi Bahçe Duvarlarının Dönem Analizi

5. Kaynakça

1.Kariye Müzesi Tarihçesi

Günümüzde Kariye Camii veya Kariye Müzesi adları ile tanınan yapı, Ayasofya’dan sonra en fazla tanınan anıt eserlerimizdendir. Yapı geçmişte İstanbul’un altıncı tepesinde Haliç’in güneyinde inşa edilen Khora Manastırı’nın İsa’ya ithaf edilmiş ana kilisesiydi. Altıncı yüzyıla giden tarihsel geçmişi ile çok katmanlı bir yapıya sahip olan Kariye Müzesi, Bizans’ın geç döneminde (Paleologos Hanedanı Dönemi) 1316-21 yılları arasında Theodoros Metokhites tarafından büyük ölçüde yenilenerek ve bezenerek bugünkü şeklini almıştır. Mozaik ve freskleri ile Bizans sanatının ve dünya sanatının gelişiminde çok önemli bir yere sahip olan yapı Erken İtalyan Rönesansı anıtlarıyla özellikle de Giotto’nun Arena Şapeli’ndeki freskolarıyla kıyaslanır.

Bizans döneminin bu önemli kilisesi İstanbul’un 1453 yılında fetih edilmesi ile bir süre boş kaldıktan sonra II. Beyazıd döneminde 1511 yılında Sadrazam Hadım Ali (Atik Ali) Paşa tarafından camiye çevrilmiştir.

Kariye, naos, kuzey taraftaki iki katlı ek yapı (anneks), iç narteks, dış narteks ve güney taraftaki mezar şapeli (parekklesion) ile beş ana mimari mekandan oluşan haç planlı bir yapıdır. Osmanlı döneminde etrafında zamanla oluşan medrese, tekke, türbe, çeşme, imaret ile birlikte bir manzumenin merkezi olmuştur. Cumhuriyetin ilanından bir süre sonra şehirdeki Bizans anıtlarının restorasyonu ile ilgili çalışmalar kapsamında Amerikan Bizans Araştırmaları Enstitüsü ile Dumbarton Oaks’ın çalışmaları ile restore edilmiştir ve Ayasofya Müzesi’ne bağlı bir anıt müze olarak da varlığına devam etmektedir.

2.Kariye Müzesi ve Mevcut Bahçe Duvarlarının Konumu

Kariye Müzesi ve bahçesi İstanbul İli, Fatih İlçesi, Dervişali Mahallesi, Kariye Cami sokak, no: 8’ te bulunan müze ve mevcut bahçe duvarları 473 pafta, 2607 ada, 1 parselde kayıtlı olup sit alanı içerisinde yer almaktadır. Bahçe duvarları, eğimli bir arazide yer alan yapıyı ve içinde bulunduğu araziyi, doğu, güney- güneybatı ve kuzey ve kuzeydoğu yönlerinden çevrelemektedir (Şekil-1).

Şekil-1Kariye Müzesi, bahçe duvarları ve tarihi yapı kalıntılarının mevcut vaziyet planı

Anıt eser ve bahçesi kuzeyde Kariye Türbesi Sokak, batıda Kariye Camii Sokak, güneyde Kariye Camii sokak ile kesişen Kariye Bostanı Sokak ve Neşter Sokak doğuda Kariye Parkı ve Salman Tomruk Caddesi ile çevrelenmiştir.

Foto 1.Kariye Müzesi ve çevresi, havadan görünüm,2015

Kariye müzesinin konumlandığı Edirnekapı semti; Tarihi yarımada içerisinde yer alıp Ayvansaray semtini de içine alan ve aynı zamanda kentin batı surları ile çevrelenen İstanbul’un en yüksek tepesi olan Edirnekapı tepesinde yer alır. Sur dışında kalan tarihi Edirnekapı Şehitliği ve Edirnekapı Mezarlığı’da semtin bütünü içinde düşünülür. Semt Edirnekapı’ya dek uzanan Fevzipaşa Caddesi ile güney ve kuzey olarak kesilmektedir. Batıda Bizans surları ve Edirnekapı’sını da içine alan Sulukule Caddesi ile doğusunda ve güneydoğusunda Fevzipaşa caddesinin her iki tarafında da devam eden Karagümrük mahallesi, kuzey batısında Dervişali Mahallesi, sur dışında batıda Eğrikapı semti yer almaktadır. Edirnekapı Tepesi İstanbul’un tarihi yarımadasın da bulunan yedi tepesinden altıncı tepedir.  Söz konusu bu tepe üzerinde Mihrimah Sultan Cami, Kariye Müzesi, Ayios Yeoryios Rum Kilisesi, Ayios Dimitrios Kilisesi, Atik Ali Paşa Camii ve Tekfur Sarayı gibi anıt yapılar bulunmaktadır.

Foto 2.Edirnekapı semtinin havadan görünümü, 1966
Foto.3.Edirnekapı semti havadan görünüm, suriçi, 2018
Foto.4.Edirnekapı semti, sur içinden sur dışına genel görünüm 2018
Foto.5 Edirnekapı ve Mihrimah Sultan Camii ile Aeitus (Çukurbostan-Karagümrük) sarnıcı genel görünüm, 2018

3. Kısaca; Tarihsel Süreçte Kariye Müzesi ve Edirnekapı Semtinin Topografyasında ve Çevresindeki değişim

3.1Bizans Dönemi Edirnekapı semti, adını buradaki sur kapısından almaktadır. Kapının Bizans dönemindeki adı ‘’porta harisius veya ‘’Mezarlık Kapısı’’ anlamında kullanılan ‘’Miriadron’’dır. Ayrıca Bizans döneminde kapının, merasim kapısı olarak kullanıldığı da bilinmektedir. Bizans imparatorlarının sefere çıkarken veya seferden dönerken bu kapıdan geçtikleri ve kapının Mese Caddesi üstünde yer aldığı bilinir. Ayrıca Bu kapının İstanbul’un fethi sırasında ilk açılan sur kapısı olduğu söylenir.

Foto.6.Edirnekapı semti havadan görünüm, 19.yüzyıl sonu

Edirnekapı semti geç roma döneminden itibaren önem kazanmaya başlamış İstanbul’un eski semtlerinden biridir.  4. Yüzyılda Konstantin surlarının dışında kalan bu bölge; 5. yüzyılda II. Theodosios tarafından inşa ettirilen ve batıya doğru genişletilen surların içinde kalarak son sınırı teşkil eder.  Yine 5. yüzyılda yazılan Natitia Urbis Costantinopolinae’ ye göre şehir 12’si sur içinde olmak üzere 14 bölge ve 322 alt birime ayrılmıştır. Edirnekapı’nın da içinde olduğu bölge 14. bölgedir.

Şekil 2. Büyük Konstantin Surları ve II. Theodosios Surlarını gösteren plan
Şekil 3. Kostantinopolis’in yönetim açısından 14 bölgeye ayrılan planı, ‘’İstanbul dünya kenti’’ sergisinden YKM

İstanbul (Kostantinopolis) kentinin kurulu olduğu yedi tepenin en yükseği olan Altıncı tepenin (Edirnekapı) sırtını ve eteğini kapsayan bu bölge;  tepenin en yüksek noktasından itibaren güney yönünde Lykos Deresine (Bayrampaşa) doğru vadiden aşağıya hafif eğimli, kuzey yönünde ise Haliç’e doğru inen dik bir yamaçtan müteşekkildir. Lykos Deresi’nin (Bayrampaşa) bir yarık meydana getirdiği hat, doğal bir sınır meydana getirmekteydi. 1959 yılında Lykos Deresi (Bayrampaşa Deresi) kapatılarak yerine kuzeybatı-güneydoğu yönünde uzanan bugünkü Vatan Caddesi yapılmıştır.

Şekil 4. Bizans Döneminde Tarihi Yarımadayı gösteren bir planda Edirnekapı ve bölgesi

Şehre Porta Harisius veya diğer bir adıyla Andrinopolis kapısından (Edirnekapısı) girilmekte idi. Kapı Edirne yolu üzerinde bulunduğu için bu ismi almıştır.  Söz konusu bu yol Doğu ve batı arasındaki en büyük uluslararası ticaret yolundan biri Egnatia Yolu veya özgün adıyla Via Egnetia’dır.  Porta Harisius (Edirnekapısı) kapısına uzanan bu Antik Roma ticaret yolu Bizans dönemi ile birlikte eski önemini yeniden kazanmıştır.  Dolayısıyla Trakya’dan gelen yolcu ve mal getiren esnaflar bu kapıdan girer ve şehir merkezine uzanan çeşitli dükkanlar, nalbantlar, aşevlerinin yer aldığı yol boyunca (Bizans Döneminde ki adı ile Mese Caddesi) ticaret yapılırdı.

Kapının hemen karşı tarafında yolun sağında 9. Yüzyılda inşa edilen Ayios Georgios Kilisesi bulunmaktaydı. Kilise 1562-1565 yıllarında Mihrimah Sultan Camisi’nin inşası üzerine yıkıldı ve bugünkü yerinde yeniden inşa edildi. 1726’da restore edilen kilise, kayıtlara göre 1836’da Mimar Hacı Nikolaos tarafından yeniden inşa edildi.  Aya Yorgi Kilisesi kayıtlara o dönem Aziz Nikolas diye geçmişti. 1974’te Vakıflar idaresine geçen kilise, 2017’de restorasyonu yapılarak ve ibadete açık durumdadır.

Foto.9 Edirnekapısı ve çevresi, 2018

Mese caddesinin solunda, (günümüzde ise Fevzipaşa Caddesi’nin solunda ve Salma Tomruk olarak adlandırılan caddenin kavşak oluşturduğu köşe noktada) Bizans’ın dört büyük açık sarnıcından biri olan Aetios Sarnıcı bulunmaktaydı. Sarnıç dönemin valisi Aetius tarafından 421 yılında yaptırılmıştır. Anıtsal bir yapısı olan Aetius Sarnıcı, 244×84 metre ölçüsünde dikdörtgen planlıdır. Derinliği yaklaşık 13-15 metre, duvar kalınlığı 5-20 metredir. P.Gylles, 1540 yılında burasının bütünüyle kurumuş bir halde olduğunu ifade eder. Osmanlı dönemine suları boşalıp bütünüyle kurumuş halde ulaşan sarnıç, toprakla doldurulup bostan haline getirilmiştir. Çukurda bulunmasından ötürü “Çukurbostan” adıyla da anılmıştır.1926 sarnıç kalıntılarının üzerine eski adı ile Vefa yeni adıyla Karagümrük Stadı kuruldu.

Foto.10 Karagümrük Çukurbostan bir yanda küçük futbol sahası diğer yanda bostan, solda Kariye Camii ve Tekfur Sarayı

Mese Caddesi Konstantinopolis’in ilk ve önemli arteri idi.  Bu yolun Havariyun Kilisesi’nden (Günümüzde yerinde Fatih Cami’si bulunmaktadır) geçerek Harisius Kapısı’na (Edirnekapısı) ulaşan kısmı Mese’nin kuzeybatı aksını teşkil ederdi. Bu yol bugünkü Fevzipaşa Caddesi ile örtüşmektedir. Bizans döneminde şehrin yerleşim dokusu, esas olarak Marmara Denizi’ne paralel şekillendiğinden Edirnekapısı’na yönelen yol, şehrin daha az meskûn bölgeleriydi.

Şekil 5. Bizans Dönemi, Mese’nin kuzeybatı aksı üzerinde caddenin gösterimi (Feyza İlter, 2018)

Konstantinopolis’in kentsel alanı XI. yüzyıldan itibaren kuzeybatıda, Blakhernai bölgesinde yoğunlaşmaya başlamıştır. Latin istilasına kadar eski kent çekirdeği ile beraber gelişen bu yeni kentsel alandaki Blakhernai Sarayı, 1204’ten itibaren yönetim merkezi olarak kullanılmıştır. (Bu dönemde (1204) Latin istilası sırasında, kentin paha biçilmez anıtları ve binaları yağmaya ve büyük bir tahribata uğramıştı. 1260 yılında Latin İmparatorluğunun sona ermesi ile kent yeniden Bizans egemenliğine girmişti. ) Bu durumda, Mese’nin kuzeybatı aksında Havariyun Kilisesi – Blakhernai Sarayı güzergâhı önem kazanmıştır. Bu aks günümüzde kentin ihtiyacına göre işlevlendirilerek Fevzipaşa Caddesi olarak kentin ulaşım hattında halen varlığını korumaktadır.

Şekil 6. 1260 yılı Bizans İstanbul’unu gösteren bu haritada pempe renk ile gösterilen yerler sivil bina alanları kırmızı ile gösterilen dini yapıları, yeşil renk ile gösterilen noktalar resmi yapıları işaret etmektedir.

 Fevzipaşa Caddesi sınırının bir ucunu oluşturan Edirnekapı, Osmanlı dönemi boyunca da önemini korumuştur.  Fatih Sultan Mehmed döneminden Cumhuriyet’in ilanına kadar Osmanlı padişahlarının tahta çıkışlarında kılıç kuşanma merasimi için Topkapı Sarayı ile Eyüp Sultan arasında yapılan kılıç alayının güzergâhında devam eden Fatih Külliyesi ile Edirnekapı aksı günümüzdeki Fevzipaşa Caddesi’dir. Bizans döneminde olduğu gibi, kentin yönetim merkezi ile kutsaliyet merkezini birbirine bağlayan bu aks, Osmanlı Divanyolu’nun (Bizans Döneminde Mese) da bir parçası niteliğindedir. Ayrıca Avrupa’daki seferlere çıkılırken ordunun Edirnekapı’dan gönderilmesi ve Tanzimat’a kadar İstanbul’a gelen elçilerin kente Edirnekapı’dan girmesi, bu önemi destekler nitelikteki geleneklerdir.

Şekil 7. Osmanlı Dönemi Mese/ Fevzipaşa güzergahı ve sonradan genişletilen cadde

Cumhuriyet Döneminde ise 1929 yılında Fatih-Edirnekapı Tramvay hattının açılışı yapılmış olup cadde 1959 yılında da genişletilmiştir. Cadde bir süre sonra, 1960 yılların sonunda surlara açılan yeni bir geçitle son halini aldı. Ayrıca Fevzipaşa Caddesi aksı üzerinde Osmanlı Döneminde Fatih Külliyesi’nin inşası, Yavuz Sultan Külliyesi ve Mihrimah Sultan Külliyesi’nin de inşası ile kentin üç tepesi üzerinde silüetin önemli parçaları tamamlanmış oldu

Foto 13. Eski geçiş yolu olan Edirnekapısı ve 1960’lı yılların sonunda surların bir bölümünün yıkılarak açıldığı yeni geçiş yolu

Harısıus Kapısı’nın (Edirnekapısı) kuzeydoğuya doğru inen yamaçında ise Khora Manastır Kilisesi (Kariye Müzesi) yer alır.  Osmanlı Devleti’nin Bizans’tan devir aldığı önemli anıt yapıtlarından biri olan Kariye Müzesi Bizans Dönemi İstanbul’unun en önemli dini yapılarından biri olan Khora Manastırı’nın ana kilisesiydi.  4. Yüzyılda manastırın yerinde evvelce var olan küçük bir kilise İmparator Konstantin tarafından inşa ettirilen surların dışında kalmakta idi.  Buna istinaden yapıya muhtemelen  ‘’şehir surlarının dışındaki topraklar’’ anlamına gelen Chora (()ρα)adı verilmiştir. II. Theodosius ‘un 5. yüzyıl başlarında yeni şehir surlarını inşa etmesi ile manastır ve bulunduğu semt günümüzdeki adı ile Edirnekapı şehrin yeni sınırları içerisinde kalmıştır.  Daha sonraki dönemlerde birçok kez ihya edilen yapının son hali 14. yüzyıldan günümüze ulaşmıştır.

Chora çevresinde birçok önemli yapılar yer alır. Bizans döneminde kilisenin manastıra ait oluşu ve Ayvansaray’da kalıntıları tespit edilebilen Blakhernai Sarayı’na yakınlığı yapıyı önemli bir konumuna getirmiştir. Yine bunlardan biri Harısıus Kapısı’ndan  (Edirnekapısı) kuzeye devam eden surların en kuzey noktasında, Eğrikapı ile Edirnekapı arasında Chora Manastırının kuzeydoğusunda surlara bitişik Tekfur Sarayı olarak adlandırılan Blakhernai Sarayı’nın müştemilatı veya bir birimi olduğu düşünülen Bizans yapısıdır.  Bizans’ın ilk sivil mimari tarzını yansıtması açısından dünya sanat tarihi açısından da büyük önem taşıyan Tekfur Sarayı, Osmanlı Döneminde halk dilinde Tekir Sarayı olarak adlandırmalarına karşılık, yabancılar genellikle, 16. yüzyılda da  Konstantin Sarayı (Palatium  Constantini),  sonraları Porfirogennetos Sarayı  derler.  Bizans  kaynaklarının 14. ve 15. yüzyıllarda ‘’Porfirogennetos  Evi’’  olarak adlandırdıkları yerin burası olduğu sanılmaktadır.

Foto 14. Tekfur Sarayı ve surlar, 19.yüzyıl

Bizans imparatorlarının  12. yüzyıldan içinde yaşadıkları  Blakhernai Sarayı kompleksinin en güneyde ve yüksekteki  bir parçası, bir pavyonu olarak yapılan Tekfur Sarayı‘nın  hangi tarihlerde ve kim tarafından inşa ettirildiği net olarak bilinmez. Tekfur    Sarayı, fetihten sonra çeşitli maksatlarla kullanılmıştır. 16. yüzyılda Pirî  Reis’in İstanbul resminde burası, üstünü örten  çifte meyilli çatısı ve bitişiğinde burç üzerindeki balkonu ve bunu koruyan sundurmasıyla gösterilmiştir. Yine 16. yüzyılda İstanbul’a gelen Melchior Lorichs’in İstanbul panoramasında  da bina sağlam bir halde ve üstü çift meyilli beşik çatıyla örtülü olarak gösterilmiştir.  18. yüzyılda seramik ve çini atölyesi olarak kullanılan Tekfur Sarayı daha sonra camhane, ardından 19. yüzyılda Yahudiler‘in ikamet ettiği barınak olarak kullanılmış ve 1865 yılında çıkan yangınla beraber ara katları çökerek kullanılmaz hale gelmişti. Ayrıca; ünlü Kaşıkçı Elması buradaki çöplükte bulunmuştur.

1891 yılında Fernand de Mély tarafından yayınlanan Ortaçağ’da Konstantinopolis adlı haritada o tarihte hali hazırda mevcut binaların topografik incelemesi yapılmış, Bizans ve Osmanlı dönemlerinin eserleri ve bulundukları bölge üst üste getirilerek çakıştırılmış ve böylece Osmanlı ve Bizans dönemini kıyaslama imkanı verilmiştir.

Şekil 9. Edirnekapı, Tekfur Sarayı, Aya Yorgi Kilisesi, Kariye Cami, Çift sıra surlar ve önünde hendek, Haritadan Detay, 1891

Kariye Müzesi’nin en kuzeyinde yer alan Bizans döneminde, II. Theodosios dönemine ait İstanbul’un mahallelerini anlatan Notitia Urbis Constantinopolitanae’ye göre şehrin kuzeybatısında, şehir surlarından ayrı bir surla çevrili, şehrin 14. Bölgesi içinde olan Blakhernai mahallesiydi.  Blakharnıa Saray Kompleksi, Haliç’e dik inen yamaçta teraslara kurulmuş olup 1204’ten itibaren yönetim merkezi olarak kullanılmıştır. Blakhernai Sarayı’nın olduğu bölgenin duvarları Haliç kıyısına uzak kaldığından kıyıyı korumak için 5. yy. duvar uzatılmış, bu bölüme de “Pteron” (siper) adı verilmiştir. 11. yy’da Komnenoslar döneminde imparator sarayı Blakhernai’ye taşınınca Blakhernai duvarı önüne, şehir dışına doğru yay çizerek uzanan 13 burçlu güçlü bir duvar olan “Manuel suru” yapılarak saray bölgesi tahkim edilmiştir. Eğrikapı bu surun içinde yer alır.  Bölgenin üç ana mahallesi vardı: Blakherna Sarayı ve çevresi dışında, Eğrikapı bölgesini içeren Kaligaria Mahallesi ve Lonca ile çevresini, Haliç’e bakan düzlüğü kapsayan Kynegion Mahallesi. Kaligaria Mahallesi XII. yüzyıla, yani İmparator Manuel Komnenos (1143-1170) dönemine kadar sur dışında kalmıştır. Blakhernai’dan günümüze dehlizler, bu kompleksi içinde yer alan Tekfur Sarayıve Anemas Zindanıdenilen yapılar ile pencereli cepheler geriye kalmıştır.

Foto 17. Blakharnıa bölgesi, Ayvansaray, 2018

Yapının bulunduğu bölge fethin hemen öncesinde 1344 civarında genel olarak bostanlar, bağlar ve aralarda yer alan etrafı çevrili küçük küçük yerleşim birimlerinden oluşmaktaydı. Bu yerleşim birimlerinde ve bahçelerde arazinin eğimine uygun olarak teraslamalar yapılırdı. 14. yüzyılda şehir tekrar küçülüyor; koca mahalleler terk ediliyor; bunların yerine, bahçeleri ve bağları ile büyük manastır kurumları oluşuyordu.

Söz konusu manastır bölgelerinin yanında, bir de onlar kadar geniş, yüksek memurlara ait konaklar ve bunların müştemilatı vardı.  Ayrıca Bizans imparatorlarının Büyük Saray ve Blakherrnia Sarayı dışında, kendi mülkleri olan ya da ailelerinden kişilerin sahip oldukları konakları (domus – oikia) ya da sarayları da vardı. Palaiologoslar döneminin ünlü isimlerinden Theodore Metokhites’in sarayı ise Blakherna yakınlarındaki, Khora Manastırı yakınlarında yer alıyordu. 1328’de bir isyan sebebiyle tahrip olunan Khora Manastır Kilisesinin banisi Theodore Metokhites’in sarayı yalnız bir kiliseyi, vezirin çocuklarına mahsus evleri ve birtakım iş ve idare dairelerini ihtiva etmiyor, aynı zamanda bağlı, havuzlu, çimenli bir parkı da içeriyordu; hatta burada, o zaman nadir olan develer dahi görülüyordu.

Yine Clavijo ‘nun 1403’te geldiği İstanbul’a dair verdiği bilgilere göre surlar arasında kalan kısımlar tarla ve meyve bahçeleriyle birbirinden ayrılmış bir dizi küçük mahalle barındırmaktaydı. Saray ve kiliselerin yıkıntıları her yerde görülebiliyordu. Aynı şekilde su kemerlerinde de, buna göre yoğun olarak meskûn olan yerler yalnız Marmara Denizi ile Haliç boyunca sahil kordonudur. Yalnızca kıyı bölgeleri, özellikle de Haliç’e bakan ticari alanlar oldukça yoğun bir nüfusa sahipti.

Özetle, şehrin ortası (Likos Vadisi ile su kemerleri civarı) bir de, surlar boyunca olan saha, tarlalar ve bahçelerle işgal edilmişti. Bütün şehir sahası üzerinde ve ada hâlinde birtakım geniş manastır ve saray yapıları ve bunların bahçeleri, bağları ve zeytinlikleri dağınık olarak serpilmişti. Fakat Haliç sahili yoğun olarak meskûndur, küçük limanların [Kadırga (Sophia) Limanı, Kumkapı (Kontoskalion)] bulunduğu Marmara sahili herhalde daha az yoğundu.

Dolayısıyla Kariye Müzesi’nin (Chora Manastır Kilisesi) bulunduğu bölge Bizans döneminde ekseriyetle nüfusun ve yerleşimin az olduğu bağlık, bahçelik alanlardı. Bizans İmparatorluğu döneminde yedi tepenin şekillenişi, Roma döneminde benzer şekilde olmuştur. Tepeler üzerine büyük çoğunlukla anıtsal nitelik taşıyan dinî yapılar yerleştirilmiş, topoğrafya ve yapılaşma uyumlu bir biçimde genişleyen kenti beslemişti.

Şekil 10. Bizans Döneminde tarihi yarımadayı gösteren bir şehir planı, (resimsel topografik harita görünümünde kuşbakışı illüstrasyon)

Tarihi yarımadayı gösteren yukarıda ki planda Geç Bizans Dönemine kalıntıları ulaşan Konstantin Surları ile II. Theodosios Surları arasında kalan bölgenin nüfusun ve yerleşiminin az olduğu bağlık ve bahçelik alanlar olduğu görülmektedir.

3.2. Osmanlı Dönemi

Tarihi Yarımada bölgesi, Roma İmparatorluğu’nun da en önemli merkezlerinden biri olma özelliğine sahip bir yer olmasının yanında 1058 yıl Bizans’a, 469 yıl Osmanlı Devleti’ne başkentlik yapmıştır. Bizans Döneminde başkentin adı Konstantinopolis iken Osmanlı döneminde ise kentin adı değişmemiş sadece Arapça söylenişi ile Kostantiniyye denmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu döneminde yedi tepenin kurgulanış biçiminde Roma ve Bizans dönemlerine benzer yaklaşımlar sergilenmiştir. Yükseltiler üzerine inanç yapıları ya da anıtsal nitelik taşıyan yapılar inşa edilmiştir ve böylece İstanbul’un silüeti ve topografyası mimari değer taşıyan eserlerle şekillenmeye devam etmiştir.

1453 yılında Osmanlı kuşatması sonucunda Konstantinopolis’in fetih edilmesi ile birlikte

kent tarihinde yeni bir dönem başladı. Kentin Osmanlı başkentine dönüşmesi yolunda büyük bir dönüşüm süreci başlamıştır. Fethin hemen öncesinde ve sonrasında kent oldukça bakımsız ve harap durumda idi.  İstanbul sur içi 13 km²’dir. Şehrin fethedildiği dönemde nüfus Haliç ile Marmara sahili arasında yoğunlaşmıştır. Fetih öncesindeki nüfusu için 30.000-50.000 arasında tahminler bulunan kentin nüfusu 1477 tahririne göre 60.000-70.000 arasında tahmin edilmiştir.

Fetih ile beraber kentin imarı ve inşası için faaliyetlere başlanmış, kenti nüfuslandırmak için Trakya’dan, Anadolu’nun çeşitli bölgelerinden ve Bursa’dan Türkler, Rumeli’den Yahudiler ile farklı bölgelerden Hıristiyan birçok aile İstanbul’a nakledilmiştir

Fethin hemen sonrasında yeni başkentin ihtiyaç duyduğu pek çok işlev için mevcut yapıların kullanıldığı görülmektedir. Konutlar benzer işlevleriyle şehrin yeni gelen sakinleri ve nüfusu arttırmak amacıyla geri davet edilen eski sakinler tarafından aynı işlevle kullanılmaktadır. Zaman içerisinde şehre yoğun bir Müslüman nüfusun iskanı ile birlikte bir takım yapıların Müslüman ibadetine açılması zorunluluk haline gelmiştir.

Bir Türk İslam kenti kuruluyor olması sebebiyle de her birinin çekirdeğinde bir cami veya mescit yer alan mahalleler kurulmaya başlanmıştır. Dolayısıyla kentte yeni oluşturulmakta olan Müslüman mahalleleri bir mescid veya cami etrafında konumlanmış konutlardan oluşmaktadır.

Konstantinopolis’in fethine katılan komutanların Bizans dini yapılarını cami ve mescide dönüştürmedeki rolleri büyüktür. İstanbul’a gerekli nüfusu getirip yerleştirmekle görevlendirilen bu komutanlar oluşturdukları mahallelerde, mahallenin çekirdeği kabul edilen mescit ve camileri kurmuşlar ve mevcut olduğu hallerde bölgedeki Bizans kilise veya şapellerini kullanmışlardır. II. Mehmed döneminde başlayan bu değişim II. Bayezid döneminde bu defa vezirler gibi yüksek rütbeli memurların katkılarıyla devam etmiştir. 1463-70 yılları arasında inşa edilen Fatih Külliyesi bölgenin karakteristik görünümünde önemli bir yere sahiptir. Bu dönemde İstanbul’un Trakya çıkışı Edirnekapı’ya gelince dini ve sosyal işlevli yapılar ve nüfus da Edirnekapı, Sultanselim ve Fatih bölgelerinde yoğunlaşmıştır. Şehrin önemli trafik kavşağı ve bölgenin yeşil alanını oluşturan bu boş alanlar üzerinde, imari yapılaşmanın mevcut olduğunu görülmektedir. Yeni mahallelerin kurulması azaldıkça dönüştürme işlemi de azalmış 17. yüzyılla birlikte tamamen sona ermiştir.  Fatih Edirnekapı arasında kara gümrüğü kurulması ve Karagümrük semtinin oluşmasıyla Edirnekapı’ ya kadar sürekliliği olan alışveriş ve sosyal aks oluşmuştur.

Şekil 11. 1455 yılına ait tahrir defterlerinde semt semtte hane sayısı ve oturanların dağılımı gösteren tablo

Edirnekapı semtinin içinde olduğu Fatih İlçesi’nde cami çevrelerinde devlet büyüklerinin ve özellikle ulemanın yerleşimleri görülmektedir. Bu dönemde öğretim yapıları da bölgeye eklenmiş ve 18. yüzyıla kadar başkentin sosyal, kültürel ve dinsel yaşamında önemli bir etki oluşturmuştur. Fatih bölgesi dolayısıyla Edirnekapı semti de 18. yüzyıldan sonra fazla bir gelişim göstermez. Eski kent bırakılarak kıyılar boyunca, surlar dışında büyüme görülür. 18.yüzyılda bölge deprem ve yangın gibi doğal afetlerden büyük tahribat görür. Yangınlar bölgedeki eski ahşap mahalle dokusunu yok eder.

3.3 Cumhuriyet Dönemi

19.yüzyıl sonunda cumhuriyetin 1960 lı yıllarına kadar kamulaştırma, meydan ve yol açma faaliyetleri şehrin yapısını yok ettiği gibi Edirnekapı semti de bundan nasibini almıştır.  Ahşap evler yanmış, yıkılmış yerlerine betonarme sevimsiz evler- apartmanlar  inşa edilmiştir.  Apartmanlaşma etkisi ile kent sakinleri yok olmuştur. Böylece semtin devamlılığı kısmen kopmuş oldu.

Edirnekapı’ya uzanan Fevzipaşa Caddesi’nin açılması bölgenin sokak dokusunu farklılaştırmıştır. Bu zamana kadar yangın zararları dışında sokak dokusu korunmuş olan bölge apartmanlaşma ve yol çalışmaları ile özgün dokusundan uzaklaşmıştır. 1954-60 arası yapı yoğunluğu artmıştır.

Günümüzde Fatih, ana akslarda daha çok ticaret ve konaklama fonksiyonunun yer aldığı bir bölge konumuna gelmiştir.

İstanbul’un tarihsel topoğrafyasının gelişiminin son evresi olan Cumhuriyet dönemi, İstanbul’un tarihi ile kıyaslanınca oldukça kısa bir dönem ol­sa da bu dönem tarihî topoğrafyanın şekillenmesinde önemli bir yer işgal et­mektedir. Cumhuriyet döneminden günümüze kadar olan süreç, İstanbul’un metropolleşme süreci olarak değerlendirilmektedir.

Foto 18. Günümüzde Edirnekapı Semti, havadan görünüm,2018

4.Tarihsel Süreçte Kariye Müzesi Bahçe düzenlemesi

4.1.Giriş

Üç önemli devre başkentlik yapan İstanbul’un, eşsiz topografyası, fiziksel, sosyo-ekonomik ve kültürel değişimler bu tarihsel süreç boyunca farklı biçim ve ölçeklerle kentin şehirleşme kurgusuna da yansımıştır. 

Fatih ilçesi, Dervişali Mahallesi, Edirnekapı semtinde sit alanı içerisinde yer alan Kariye Müzesi; Bizans Döneminde bir manastırın kilisesi olarak inşasından sonra manastırın diğer birimleri zamanla ortadan kalkmıştır. Osmanlı Döneminde ise bulunduğu mahallenin ihtiyaçlarını karşılayan bir camiye çevrilmiştir. Bu döneminde Kariye Camii olarak anılan yapı inşa edilen imaret, türbe, çeşme sıbyan mektebi ile birlikte yapılar manzumesine dönüşmüştür.  Yapı 1948’den bu yana da “Kariye Müzesi” olarak hizmet vermektedir.

Eski belge ve haritalardan günümüze, yapının bulunduğu konumun tarihsel süreç içerisinde değişim ve dönüşümü genel hatları ile kısmen belirlenebilmektedir. Yapının bulunduğu semt, gerek Bizans gerekse  Osmanlı dönemi izlerini taşıyan kentin tarihsel belleğini yansıtan simgesel bir öge olma özelliği taşımaktadır.

Bizans döneminde yapının bulunduğu bölgede yoğun bir yerleşme görülmemektedir. Osmanlı döneminde ise; Fetihten sonra bu tenha bölgeye çeşitli bölgelerden getirilen insanlar yerleştirilerek yeni mahalleler oluşturulmuştur. Böylece semtte dükkanların yanı sıra geleneksel bahçeli ahşap konutların olduğu Türk mahalleri ve önemli yapılar artmıştır. Semt İstanbul’un büyük yangınlarında birkaç defa yanmıştır. (1861, 1871, 1900) 19. yüzyılda burada bahçeli tek katlı ahşap yapılar, konutlar bulunmakta, sokakları köy yollarını andırmakta idi.

Haliç’e bakan bir tepe de yer alan Kariye Müzesinin etrafı ve tepenin yamaçları Osmanlı döneminde bağ-bostan, bahçeli ahşap konutlar, konaklar ve  ‘planlanmamış’ kendiliğinden gelişen sokaklar ile yapının manzumesini oluşturan çeşme, sıbyan mektebi, imarethane ve türbeden oluşuyor idi.

4.2 Günümüzde Kariye Müzesi Bahçe Düzenlemesi

Kariye müzesinin batı cephesinin hemen önü semt veya mahalle ölçeğinde küçük bir meydan idi. Ki günümüzde büyük bir kısmı bir kafe-işletme tarafından kullanılmakta olup küçük bir kısmı da yapının cephesine paralel dar bir sokaktan oluşmaktadır. Kuzeybatı köşede ise surların yönünden müzeye doğru inen yokuşun kenarında 1668 tarihinde inşa edilen Mustafa Ağa çeşmesi yer almaktadır.

Yapının kuzey yönünde ise yamaç boyunca kıvrılan dar bir sokak ve ahşap evler, güney yönünde avlunun bir bölümü ve ahşap bir konuttan müteşekkil bahçeli turistik bir otel yer alırken doğu cephesinde avlusu ve yamaçta daha alt kotta 2002 yılında açılan Kariye Parkı mevcuttur. Yapının avlu duvarlarının dışında kalan ve parkın doğu cephesinde tarihi bir yapıya ait kalıntılar bulunmaktadır.

Yapının avlu duvarları, eğimli bir arazide yer alan yapıyı ve içinde bulunduğu araziyi, doğu, güney- güneybatı ve kuzey ve kuzeydoğu yönlerinden çevrelemektedir.

Yapının bulunduğu çevre ve etrafının düzenlemesi ilk olarak 1975- 1976 yılında Turing desteği ile Çelik Gülersoy tarafından yapılmıştır. Bu düzenleme sırasında yapının parselizyonuna göre bahçe duvarları inşa edilmiş, ardından yapılan çevre düzenlemeleri ile Kariye Müzesi ve Kariye Parkı bugünkü şeklini almıştır.

Şekil 13. Kariye Müzesi bahçe duvarları ve Kariye parkının doğu yönünde bulunan tarihi yapı kalıntıları.
Foto. 19 Kariye Müzesi ve çevresi, 2013
Foto.20 Kariye Müzesi, doğu cephesi, bahçe duvarları ve Kariye Parkı, 2019

Kariye Müzesi’nin bahçesine kuzeydoğu yönünden, Osmanlı döneminde vaktiyle imaret kapısı olan kesme taş örgülü, sivri kemerli, kitabesi günümüze ulaşamayan bir kapıdan girilir. Kapının sol tarafında 1733 yılında barok üslupta inşa edilen sahabeden Ebu Said el- Hudri’nin üstü açık türbesi yer alır.  Geçmişte bu avlunun içinde kalan açık türbe yapının ön tarafında yer alan ahşap medrese ile imaretin zamanla ortadan kalkması ile müstakil olarak günümüze ulaşmıştır. Sağ tarafta kesme taş örgülü ve şebekeli dikdörtgen bir pencerenin olduğu özgün duvar devam ederek Kariye müzesinin kuzeydoğu cephesinin köşe noktası ile birleşmektedir.

Türbe duvarları kuzeydoğu yönünde arazi eğimine paralel olarak Kariye’nin bahçe duvarları ile birleşmektedir. Kuzeydoğu yönünde ki bu duvar, müzenin bahçesine bitişik nizam olan ahşap konutun kenarından doğu yönüne doğru devam ederek doğu cephesindeki bahçe duvarı ile birleşir.

Bahçenin güneybatı cephesindeki duvarı, yapının güneybatı cephesi ile bitişik nizam olup, parselizasyon hattına göre şekil almıştır. Bu duvarın sol aksında ziyaretçilerin müzeden çıkışını sağlayan mızrak uçlu demir, çift kanatlı bir bahçe kapısı mevcuttur. 2013-2019 restorasyonu kapsamında güneybatı bahçe duvarı şantiyeye malzeme giriş çıkışını sağlayabilmek için yıkılmıştır.

Yapının bahçesini güneyden sınırlayan muhdes duvarlar arazinin doğuya doğru azalan eğimine göre kademeli olarak inşa edilmiştir.  Duvarın Kariye Oteli’ne bakan kısmı sıvalı ve boyalıdır.

Bahçenin doğu cephesi Kariye Parkı’na bakmaktadır. Bahçe duvarları eğimli araziyi; güneydoğu ucunda dirsek yaparak doğu yönünde düz bir hat boyunca sınırlarken Kuzeydoğu yönünde duvarın bir bölümünün kodu düşürülerek üzeri mızrak uçlu demir şebekeli olarak bir nevi seyir terası olarak düzenlenmiştir. Yine bu yönde duvarın sınırladığı eğimin alt kotunda büyük olasılıkla Bizans dönemine ait yapı kalıntıları mevcuttur.

Foto 36. Doğu cephesi ve Kariye Parkı, genel görünüm, 2013
Foto 37. Doğu cephesi, genel görünüm, 2019
Foto 38. Bahçenin Doğu cephesi, seyir terasının olduğu bölüm, iç cephe görümüm,2013
Foto 39. Bahçenin Doğu cephesi, seyir terasının olduğu bölüm, dış cephe görünüm, restorasyon çalışmaları sırasında, 2019
Foto 40. Bahçenin doğu cephesi, dış cephe görünüm, 2013
Foto 41. Bahçenin güneydoğu cephesi, dış cepheden görünüm, 2019

4.3. Kariye Müzesi Bahçe Duvarlarının Dönem Analizi

1928 öncesi – 1. dönem

Şekil 14. Alman Mavisi, Kariye müzesinin parselizasyonu, 1914

Yapının kuzeydoğu köşesinde 1733 tarihli üzeri açık türbeyi çevreleyen kesme taş örgü duvar ile müzenin kuzeydoğu köşesine saplanan duvar görülmektedir. Haritada yapının hemen kuzeydoğu cephesinde ahşap tek katlı bir yapının varlığı tespit edilmektedir. Bu yapı, ihtimalle Mimar Sinan’ın eserlerinin listesinin yer aldığı Tezkiretü ‘l- bünyfın ve Tezkiretü’l-ebniye’de adı geçen ve İstanbul medreseleri hakkında 2 Eylül 1914 yazılan bir raporda, dört odalı ahşap bir yapı olan Kariye Medresesi’nin son derece harap bir durumda olduğu belirtilen olabilir. Ve raporun devamında ‘’Anlaşıldığına göre bu yıllarda medrese küçültülmüştür.’’ denmiş.  Bu ahşap yapı ile Kariye Müzesi’nin doğu cephesindeki uçan payandasının arası kagir bir duvar ile kapatılmıştır.

Alman Mavilerinde yapının güneydoğu köşesinde, parekklesionun dış cephesine bitişik kagir kısa bir duvar görülmektedir.

Foto 44. Osmanlı Dönemi özgün kesme taş örgü türbe duvarları ve müzenin kuzeydoğu köşesine bitişik kesme taş örgü duvar; Alman Arkeoloji Enstitüsü, 19.yüzyılın ikinci yarısı

Fotoğrafta, sağ aksta günümüzde açık olan ve bahçeye bakan pencerenin kapatıldığını görüyoruz. Çatısı görülen bina muhtemel ki sonradan yapılan ve sıbyan mektebi olarak kullanılan ahşap yapı olmalıdır.

Foto 45. Kariye Müzesi bahçe giriş kapısı ve türbe, kuzey cephe, 2013

Yapının doğal bir eğilimin olduğu Doğu yamacında genel olarak her hangi bir yapılaşmanın olmadığı ve geniş bir bahçelik bir alan olduğu görülmektedir.  Ayrıca eğimin azaldığı yönde büyük olasılıkla Bizans dönemine ait yapı kalıntılarının varlığı tespit edilmekte olup bu kalıntılar komşu parselin içinde kalmaktadır. Söz konusu bu parselin çevresinin kagir bir duvarla çevrelendiği haritada tespit edilmektedir. 1906 yılına ait bir fotoğrafta bu komşu parselin moloz örgü bahçe duvarları ile çevrelendiği  görülmektedir.

Bu parsel günümüzde kısmen park ve otopark olarak kullanılmaktadır. Dolayısıyla 1914 tarihinde yapının etrafında her hangi bir bahçe duvarı veya çevre düzenlemesinin olmadığı bilinmektedir.

Yapının kuzey cephesi dar kıvrımlı bir sokak ile sınırlanmış olup batı cephesi önünde yine geniş bir mahalle meydanı mevcuttur.

Foto 48. Yapının kuzey cephesi, dar mahalle sokağı, Rus Arkeoloji Enstitüsü, 1906
Foto 49. Yapının batı cephesinin baktığı mahalle meydanı, Rus Arkeoloji Enstitüsü, 1906

1928 sonrası 1960 arası- 2. Dönem

Şekil 15. Pervitich Haritası1928-1933

Bu dönemde; 1906 yılına ait fotoğrafta da görülen yapının kuzeydoğu cephesine bitişik nizam ahşap yapının bu tarihlerde halen mevcut olduğu görülmekte olup türbenin doğu yönünde tek katlı bir başka ahşap yapının inşa edildiği tespit edilmektedir. Ayrıca bahçe duvarının kuzeydoğu yönünde eğime doğru devam ettiği ve yapının yanından bir giriş açıklığı olduğu görülmektedir. Haritada uçan payanda ve yapıya bitişik ahşap yapı arasındaki bahçe duvarı yine 1906 yılına ait fotoğrafta ve 1914 Alman Mavileri haritasında da tespit edildiği üzere, bu yıllarda da var olmakla beraber payandaya dikey olarak komşu parselin bahçe duvarı ile birleşen kagir bir başka bahçe duvarının eklendiği tespit edilebilmektedir. Böylece yapının doğu cephesinde ki bahçenin bir bölümünün bir duvarla sınırlandığı ve bahçenin genişletildiği görülmektedir. Ayrıca bahçeye giriş yönü burada belirtilmiştir. Batı cephesi önünde yer alan mahalle meydanının ve kuzey cephede var olan dar mahalle sokağının 1906 yılına ait fotoğraftaki gibi mevcut olduğu görülmektedir.

1935-36 yılları arasındaki fotoğraflarda doğu yönünde arazinin doğal eğimi ile payanda ve komşu parsel arasında lıneer olarak uzanan moloz örgü bahçe duvarı görülmektedir. Yine güneybatı cephesinde günümüzde müzenin bahçesine dahil olan parselde, ahşap yapıların varlığı tespit edilebilmektedir. Batı cephesinde ise yapının önünde ki mahalle meydanı görülmektedir.

Foto 55. Yapının doğu yönünde yer alan bahçe ve payandaya yaslanan moloz örgü bahçe duvarı, Arthur Kingsley Porter, 1940
Foto 54. Yapının doğu yönünde yer alan bahçe ve payandaya yaslanan doğu moloz örgü bahçe duvarı, 1930’lu yıllar, anonim
Foto 57. Encümen arşivine ait bu fotoğrafta kuzeydoğu yönünde yer alan ahşap yapının yanındaki girişin kapatıldığı görülmektedir. 1940
Foto 58. Yapının Kuzey cephesi ve kuzey batı cephesi, Kuzeydoğu cepheye bitişik nizam ahşap yapının bu yıllarda da var olduğu görülmektedir. Arthur Kingsley Porter, 1940

1945 yılında müzeye çevrilen yapı Bizans anıtlarının restorasyonu ile ilgi çalışmalar çerçevesinde 1948-1959 yılları arasında Amerikan Bizans Enstitüsü ve Dumbarton Oaks’ın çalışmaları neticesinde onarılmıştır. Fakat bu restorasyonda yapının çevresi ile ilgili her hangi bir çalışma yapılmamıştır. 1959 yılında onarımın tamamlanmasından sonra yapının özellikle doğu tarafı açık bir arsaya dönüşmüştü.

1919`da doğan Josephine Powell, Türkiye`ye ilk olarak 1955`te, Bizans mozaiklerini fotoğraflamak için geldi. Ve bu sırada müze olarak kullanılan Kariye Müzesi’ni de fotoğrafladı.

Foto 61. 1955-56 yıllarında yapının doğu ve güney cephesindeki bahçelik alanlar görülmektedir, Ayrıca uçan payandaya dikey uzanan moloz örgü duvar henüz yerinde, Josephine Powell
Foto 62. 1955-56 yıllarında yapının batı cephesinin önüne yer alan meydan halen mevcut, Josephine Powell

3. dönem 1960-1976 1966 yılına ait bir hava fotoğrafında yapının; Doğu cephesinde eğim yönündeki taraçalı bahçe duvarlarının artık yerinde olmadığı ve arazide dikili alanların söküldüğü ve kamusal bir alan görüntüsü sergilediği görülmektedir. Bu yıllarda da yapının çevresinde bir düzenlemeden ve bugünkü mevcut bahçe duvarlarından söz edilemez. Güneybatı tarafında birkaç evin istimlak edildiği tespit edilebilmekte olup kuzeydoğu cephesine bitişik ahşap medresenin artık yerinde olmadığı da görülmektedir. Fakat yine de etraf sık ahşap evler ve yeşillikler içindedir.

Foto 63. Kariye Müzesi, havadan genel görünüm, İ.B.B. arşiv, 1966
Foto 68. Yapının Batı cephesi önünde yer alan mahalle meydanı, restorasyon sonrası, Dumbarton Oaks Arşivi, 1958

4. Dönem 1976- 2019…

Kariye Müzesi’nin etrafı 1970 yılların başında oldukça bakımsız ve harap durumda iken Turing vakfı genel başkanı Çelik Gülersoy tarafından hazırlanan bir proje ile yapının bahçesini ve yakın çevresini rehabilite çalışmalarına başlandı. Bu dönemde 1975-1976 yılları arasında müzenin parselizasyonuna göre bahçe duvarları yapılmış ve pervitich haritasında tespit ettiğimiz türbenin arkasında tek katlı ahşap yapının yerine zemin kodunun aşağısında dönemin modern tuvaletleri inşa edilmiştir. Bahçesi ağaçlandırılmış ve güller ile donatılmıştır. Yapının batı ve kuzey yönündeki dar sokaklar altı beton üstü parke taşları ile yeniden yapılmıştır. Meydanda geçmişte var olduğu düşünülen bir su kuyusu açığa çıkartıldı ve müzeye ziyaretçileri taşıyan otobüslerin park etmemesi için iki katlı, altı birkaç dükkan üstü salon bir bina inşa edildi. Yine müzenin kuzeybatı cephesine bakan tarihi Mustafa Ağa meydan çeşmesi (1668-69) restore edildi. Yapının yakın çevresindeki ahşap ve kagir yapılar rehabilite edildi. Tüm bu çalışmalar 1979 yılında sonlanarak Kariye Müzesi’nin çevresi bakımsız ve harap görünümden kurtulmuş oldu.

Foto 69. Kariye Müzesi, havadan genel görünüm, Kariye Müzesi’nin bahçe duvarları görülmekte, İ.B.B. arşiv, 1982

Bahçenin duvarları çimento bağlayıcılı harçlı kayrak taş ile moloz örgü sistemde inşa edilmiş olup belli aralıklarda dikey aksta tuğla kaplama bantlarla hareketlendirilmiştir.

Kariye Müzesi’nin çevre düzenleme çalışmaları sırasında bahçe duvarları yapım aşaması, 1975
Kariye Müzesi’nin çevre düzenleme çalışmaları sırasında bahçe duvarları yapım aşaması, 1975
Foto 72. Bahçe duvarları yapımının tamamlanmasından sonra Kariye Müzesi bahçesi, 1976-78
Foto 73. Bahçe duvarları yapımının tamamlanmasından sonra Kariye Müzesi güneybatı bahçe duvarları, Günümüzde Kariye Oteli’nin bahçesinde görünüm, 1976
Foto 74. Kariye Müzesi, güney cephesinde yer alan bahçenin düzenlemeden önceki durumu, 1975
Foto 75. Kariye Müzesi, Güney yönünde yer alan bahçesinin düzenlemeden sonraki görünümü, 1976-78
Foto 76. Meydan ve çevre düzenleme çalışmalarından önce, 1970-71
Foto 77. Meydan düzenleme çalışmalarından sonra, 1978

2010 yılına Müzenin doğu cephesinde yer alan bahçesinin, alt kotunda otopark ve kısmen çocuk parkı olarak kullanılan 5520 m2lik alan Kariye Müzesinin ortaya çıkartılması, farklı panoramalarının sağlanması ve sadece çevre halkı değil yerli ve yabancı turistlere de kullanım ve aktivite imkanı sağlayan bir park olarak düzenlenmiştir.

Park içinde yeni inşa edilen 100 mlik işletme binası, çocuk oyun alanları, kültür& fizik ve basketbol alanları hali hazırda kullanılmaktadır. Yeni proje kapsamında park ile sınırı olan otopark arazisi kamulaştırılarak park arazisi genişleştirilmiştir. Yeni yapılan proje ile Kariye Müzesi önündeki peyzaj değeri olmayan ağaç ve ağaççıklar temizlenerek hem yapı hem de ağaçların ve yabani otların köklerini saldığı tarihi duvar ortaya çıkartılmıştır. Mevcut işletme binasının yanlarındaki ve arkasındaki şevli araziye işlevsellik kazandırmak amacı ile 30 mt lik doğal bir şelale ile parkta hareketlilik sağlanarak kullanıcıların su ile bütünleşik estetik ve fonksiyonel alan kullanımlarından yararlanması sağlanmıştır. Yeni yapılan düzenleme ile 10 araçlık bir otopark, andezit yürüme yolları, oturma ve dinlenme cepleri, fotoğraf panorama noktaları, seyir terasları ve rekreatif fonksiyon alanları oluşturulmuştur. 2010 da inşasına başlanmış olup ve 2011 başlarında yapımı sona ermiştir.

5. Kaynakça

-Paul A.Underwood,The Kariye djami,New York-London 1996,C.1,S.15

-Semavi Eyice,Son Devir Bizans Mimarisi, İstanbul´da Palailogoslar Devri Anıtları,İstanbul 1980,sayfa 46-51

-MÜLLER-WIENER, Wolfgang, İstanbul´ un Tarihsel Topografyası,17.yüzyıl Başlarına Kadar Byzantion-Konstantinopolis-İstanbul,İstanbul2001,sayfa 162

– Haluk Çetinkaya, İstanbul´ da Orta Bizans Dini Mimarisi[843-1204], İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Sanat Tarihi Anabilim Dalı, yayınlanmamış doktora tezi, sayfa 132, İstanbul 2003

-Semavi Eyice,´Kariye Cami´,Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi,cilt4, İstanbul 1994,

Sayfa 466

-Alexander Van Millingen,ByzantıneChurches in Constantinople ,1912 nin aynı basımı,London 1974,sayfa 288

-Mehmet Ziya, Kariye Camii Şerifi, İstanbul 1326

-Türkiye Diyanet Vakfı, İslam Ansiklopedisi,24 sayfa 495

-Ömer Lütfi Barkan, Ekrem Hakkı Ayverdi, İstanbul Vakıfları Tahrir Defteri 953[ 1546] Tarihli, İstanbul 1970,sayfa 67-71

-Yıldız Ötüken´,İstanbul kiliselerinin Fetihten Sonra Yeni Görevleri,  Banileri Ve Adları´

-Hacettepe Beşeri Bilimler Dergisi,cilt10,sayı2,Haziran 1979,sayfa 106

-Ahmed Nezih Galitekin,Ayvansarayi Hüseyin Efendi-Ali Satı Efendi-Süleyman Besim Efendi,Hadikatü l Cevami [İstanbul camileri ve diğer dini-sivil mimari yapılar],İstanbul 2001,sayfa 218

-Havva Koç, Ali Paşa [Atik, Hadım], Yaşamları Ve Yapıtları İle Osmanlılar Ansiklopedisi ,cilt, İstanbul 1999,sayfa 222-223

-Kariye, Bir Anıt, İki Anıtsal Kişilik Theodoros Metokhites’ten Thomas Whittemore’a. İstanbul: Pera Müzesi. Anonim (2012).

– Ayvansarayi, 2001 Hadikat’ül Cevami, (Adaptasyon: A.N. Galitekin), İstanbul: İşaret Yayınları.

– Kariye Müzesi Sanat Tarihi Raporu. Restorasyon Konservasyon Çalışmaları Dergisi.

s. 14(Temmuz Ağustos Eylül), İstanbul, s. 17-34

-Süleyman Faruk Göncüoğlu, Makale, İstanbul’un Fethi Sonrası Kurulan İlk Semt: “Saraçhane”

– Bilge Ar, İ.T.Ü, Mimarlık Anabilim, Doktara Tezi, Osmanlı Döneminde Aya İrini ve Yakın Çevresi, Haziran 2013

– Ayşegül Aykut, İ.T.Ü- Fen Fak. Mimarlık Anabilim,Yüksek Lisans Tezi,  Fatih İlçesi, 3034 Ada, 43 Parsel’de Yer Alan Ahşap Konağın (Erturan Ailesi Konutu) Restorasyon Projesi, Ocak 2013

– Yunus Koç, Büyük İstanbul Tarihi, Demografi s.458-460

Ekrem Hakkı Ayverdi, 19.Asırda İstanbul Haritası, İstanbul, 1958

Ekrem Hakkı Ayverdi , Osmanlı Mimarisinde Fatih Devri 855-886 (1451-1481), III. C.İstanbul-IV.C., İstanbul 1974.

C.C. Carbognano, 18. Yüzyılın Sonunda İstanbul, çev. E. Özbayoğlu, İstanbul: Eren Yayınları, 1993

Feridun Dirimtekin, 14.Mıntıka (Blachernae) Surlar, Saraylar ve Kiliseler, Fatih ve İstanbul, 1.Cilt, İstanbul, s.193-222, 1953

A. Cutler, Alice Mary Talbot, , Chora Monastery, Bizans Ansiklopedisi, Vol.1, New-York/Oxford, pp.428-430, 1991

-Eremya Çelebi Kömürcüyan, İstanbul Tarihi: 17. Asırda İstanbul, İst. Ünv. Edb.Fak.Yayını,1952

-Semavi Eyice, Makale, Aetios Sarnıcı, İstanbul Ansiklopedisi, C.1, İstanbul, s.86. 1994

-Semavi Eyice, İstanbul’da XVII. Yüzyılda Mescide Dönüştürülen Son Bizans Kiliseleri,17.Yüzyıl Osmanlı Kültür ve Sanatı Sempozyumu,19-20 Mart 1998 Sempozyum Bildirileri, S.Tarihi Derneği Yayınları, 1998

-Gurlitt, İstanbul’un Mimari Sanatı,(çev.Prof.Dr.Rezan Kızıltan), Ankara: Enformasyon ve Dokümantasyon, 1999

-Gyllius, İstanbul’un Tarihi Eserleri, çev. E.Ozbayoğlu, İstanbul: Eren Yayıncılık, 1997

-Millingen, A.Van, Byzantine Constantinople. The Walls of the City and adjoining historical sites, London, 1899

– Doğan Kuban, İstanbul Bir Kent Tarihi, Bizantion, Konstantinopolis, İstanbul, İstanbul: Tarih Vakfı Yayını, 1996

-J.Pervititich Sigorta Haritalarında İstanbul, Axa Oyak Yayını.

-Janin, R. Constantinople Byzantine. Developpement urbain et repertoire topographique, Paris, 1964

-Millingen, A.Van, Byzantine Churches in Constantinople: Their History and Architecture, London: Macmillan and Co. 1912

-Millingen, A.Van, Konstantinopolis,(çev.A.Gürçağlar), İstanbul: Alkım Yayınevi, 2003

-Feridun Dirimtekin, Fetihten Önce Marmara Surları, haliç Surları,1953

-Dünden  Bugüne İstanbul Ansiklopedisi., Surlar, c.7

-Anonim, “Edirnekapı”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, c.3,1994, 131.
-İlber Ortaylı, “İstanbul’dan Sayfalar”, s.133, İstanbul 2002,
-İlber Ortaylı, “Karagümrük”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, c.4, s.452, 1994

-Semavi Eyice, “Karagümrük Sarnıcı”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, C.4, s.453, 1994
-Cem Atabeyoğlu, “Kariye Cami”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, c.4, s.466, 1994

-Doğan Kuban, “Mihrimah Sultan Külliyesi”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, c.5 s.454, 1994

-Doğan Kuban, “Mese”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, c.5, s.404 1994, 1994,
-Zafer Karaca, “Yeoryios Kilisesi”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, c.7, s.488,1994
-Nejdet Sakaoğlu, “Mihrimah Sultan”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, c.5, s.452, 1994

– Çelik Gülersoy, Edirnekapısı’nda Bir Örnek, Turing Yayınları, 1985

https://gallica.bnf.fr/ark:/12148/btv1b530619789/f1.item.zoom

https://historyofarchitecture.weebly.com/byzantine.html

http://atom.doaks.org/atom/index.php/byzantine-institute-and-dumbarton-oaks-fieldwork-records-and-papers

https://sehirharitasi.ibb.gov.tr/

https://archnet.org/sites/1998/media_contents/7842

https://gis.fatih.bel.tr/webgis/

http://www.fatih.bel.tr/icerik/87/bugunku-fatih/

http://www.istanbulurbandatabase.com/#

-http://www.milliyet.com.tr/aya-yorgi-rum-ortodoks-kilisesi-gundem-2557136/

-https://www.raremaps.com/gallery/detail/45221/carte-de-constantinople-levee-par-i-kauffer-et-jb-lechev-

https://www.themaparchive.com/byzantine-constantinople.html

https://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/b/bb/Byzantine_Constantinople-en.png

https://www.hjbmaps.com/products/antique-map-constantinople-schedel-1493

https://byzantineperspectives.wordpress.com/

http://theswedishparrot.com/cartes-de-constantinople-depuis-1493-jusqua-1922/01-hartmann-schedel-liber-chronicarum-cxxx-1493/

https://mapsontheweb.zoom-maps.com/image/130056157398

http://couleurs-d-istanbul.over-blog.com/2015/05/antoine-helbert-son-grand-oeuvre-et-byzance.html

https://gallica.bnf.fr/ark:/12148/btv1b530619789

http://www.antoine-helbert.com/fr/portfolio/annexe-work/byzance-scenes.html

Kariye Müzesi Restorasyonu ve Konservasyonu Hakkında ICOMOS Bilgi Notu

1-Eserin Dünya Miras Listesi’ne girdiği zamanki durumu neydi?

Türkiye, UNESCO tarafından 1972 yılında kabul edilen “Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunması Hakkında Sözleşme”yi 1983 yılında imzalamıştır.

“İstanbul’un Tarihi Alanları” adıyla 6 Aralık 1985 tarihinde 356 nolu kod ile Dünya Miras Listesi’ne alınan dört koruma alanı, söz konusu liste’ye alınmadan çok daha önce ulusal mevzuat kapsamında ilk koruma planları hazırlanmış ve onaylanmıştır. Topkapı Sarayı ve Sultanahmet Bölgesi 1953 yılında ‘’Arkeolojik Park’’ olarak ilan edilmiş; Zeyrek Camii ve çevresi 1979 yılında, Süleymaniye Camii ve çevresi 1977 yılında ve Kariye Müzesi’nin de içinde bulunduğu alan olan Kara Surları ise 1981 yılında koruma altına alınmıştır.

Dünya Miras Komitesi tarafından üstün evrensel değer taşıyan varlıkların tanımlanmasında kullanılan ölçütler kapsamında (1-2-3 ve 4 nolu) kültürel kriterleri karşılayan İstanbul Kara Surları, UNESCO’nun 1985 yılında ‘’İstanbul’un Tarihi Alanları’’ adıyla ilan ettiği dört Dünya Miras Alanı’ndan (DMA) biridir. Üstün Evrensel Değer (ÜED) beyanında bu alan, Theodosius döneminde yapılan Kara Surları’nın iki tarafındaki alan ” olarak betimlenmiştir. Kara Surları Tarihi Yarımada’yı batıda, kara yönünde sınırlayan ve güneyde Marmara Denizi’nden başlayıp kuzeyde Haliç’e kadar uzanan surları ve yakın çevresini içerir ve yaklaşık olarak 6 km uzunluğunda 16,5 hektarlık bir alana yayılır.

İstanbul Dünya Miras Alanlarının Dört Bileşeni Miras Alanı: (1) Sultanahmet Kentsel Arkeolojik Dünya Miras Alanı, (2) Süleymaniye Camii ve İlişkili Bileşenleri Dünya Miras Alanı, (3) Zeyrek Camii ve Dünya Miras Alanı ile İlgili Bileşenleri, (4) İstanbul Kara Surları ilgili Bileşenleri

İstanbul Dünya Miras Alanlarının Dört Bileşeninden biri olan Kara Surları’nın kültürel hinterlandında Chora (Kariye Müzesi), Tekfur Sarayı- Blakhernia Sarayı da dahil olmak üzere küçüklü büyüklü birçok anıt eser yer almaktadır.

Kariye Müzesi’nin konumlandığı Edirnekapı semti; Tarihi Yarımada içerisinde yer alıp Ayvansaray semtini de içine alan ve aynı zamanda kentin batı surları ile çevrelenen İstanbul’un en yüksek tepesi olan Edirnekapı da yer alır.

Altıncı yüzyıla giden tarihsel geçmişi ile çok katmanlı bir yapıya sahip olan Kariye Müzesi, Bizans’ın geç döneminde (Paleologos Hanedanı Dönemi) 1316-21 yılları arasında Theodoros Metokhites tarafından büyük ölçüde yenilenerek ve bezenerek bugünkü şeklini almıştır. 14.yüzyıldan günümüze ulaştığı düşünülen Kariye Müzesi’nin mozaikleri ve freskleri “Başkent Üslubu” dediğimiz Bizans Rönesansının en muhteşem eserleridir.

Bizans döneminin bu önemli manastır kilisesi İstanbul’un 1453 yılında fetih edilmesi ile bir süre boş kaldıktan sonra II. Beyazıd döneminde 1511 yılında Sadrazam Hadım Ali (Atik Ali) Paşa tarafından camiye çevrilmiştir. Türk devrinde, kilise dışındaki manastır yapıları zamanla yıkılarak kaybolmuştur.

Kariye Cami’si, Bakanlar Kurulunun 29.08.1945 tarihli kararı ile    Müzeye dönüştürülmüştür. Yapı bu tarihten sonrada birçok kez lokal onarımlar görmüştür. 6.12.1985 tarihinde ‘’İstanbul Tarihi Yarımda’’ genelinde Dünya Miras Listesi’ ne giren Kariye Müzesi yapı özelinde de 16.09.1987 Korunması gerekli kültür varlığı olarak tescil edilmiş ve anıt eser statüsünde koruma grubu I olarak belirlenmiştir.

Anıt eser, Dünya Miras Listesi’ne girdiği 1985 tarihinden hemen önce hazırlanan iki raporda;

1981 Mora, Kariye Camii Raporu’nda çatı örtüsünde ki kurşun levhaların ve su borularının kötü durumda olduğundan, dış cephelerde derz boşluklarının yakın dönemde doldurulmuş olduğu, tuğla kırıklı çimento bağlayıcılı harçlı sıvaların kullanıldığı ve yüzey çatlaklarına dolan yağmur suyunun buharlaşmasına engel olduğu ifade edilmekte olup, boyalı yüzeylerde tuzlanma sorunun mevcut olduğu belirtilmiştir.

1983 Massari raporunda son yıllarda restorasyonla yapının büyük ölçüde koruma altına alındığı fakat yıllar içerisinde oluşmuş tahribatın etkilerininde görüldüğü belirtilmektedir. Raporda mevcut olan nemin ölçüldüğü, yapının eğimli yoldan ve çatıdan gelen yağmur sularına maruz kaldığı belirtilmiştir. Kubbe ve kemer içlerindeki mozaik ve duvar resimleri kayıplarının çatıdan gelen sudan kaynaklı olduğu belirtilmiştir. Genel olarak sıvanın kayıplarına yol açan nedenlerden birininde nem çekici tuzlanmanın varlığından kaynaklı olduğu ifade edilmiştir. Raporun sonunda genel olarak nem, tuzlanma, yoğunlaşma nedeni ile nemlilik ve lokal olarak çatıdan sızan sulardan bahsedilmiştir. Ve sorunlarla ilgili çözüm önerileri sunulmuştur.

Her iki raporda Kariye Müzesi’nin 1985 yılındaki mevcut durumu belirtilmiştir. Anıt eser Ayasofya Müzesi’ne bağlı ulusal bir müze olarak varlığına devam etmekte olup günümüzde tarihinin en geniş kapsamlı restorasyonunu geçirmektedir.

2-Tarih boyunca kaç defa restorasyon ya da onarım gördü?

Günümüzde Kariye Camii veya Kariye Müzesi adları ile tanınan yapı, Ayasofya’dan sonra en fazla tanınan anıt eserlerimizdendir. Yapı geçmişte İstanbul’un altıncı tepesinde Haliç’in güneyinde inşa edilen Khora Manastırı’nın İsa’ya ithaf edilmiş ana kilisesiydi. Altıncı yüzyıla giden tarihsel geçmişi ile çok katmanlı bir yapıya sahip olan Kariye Müzesi, evvelce büyük bir kompleksin merkezini teşkil ediyordu. Khora kelime manası ile taşra, sur dışı demektir. Bu nedenle 413 yılında yaptırılan kara surlarından önce inşaa edildiği düşünülse de kaynaklarda yapı ile ilgili 9. yy da kesin bilgilere ulaşılmaktadır.

11. Yüzyılda İmparator I.Aleksios Komneos’un kayınvalidesi Maria Dukaina zamanında harap olan kilise yeniden ihya edilmiş olup bu inşa döneminden sonra tekrar harap olan yapı bir süre sonra İmparator Aleksios’ un küçük oğlu İsaakios tarafından 12.yüzyılda tekrar ihya edilir. Bu dönemden günümüze ana mekan (naos) kalmıştır. Fakat yapılan son araştırmalarda iç narteksin de bu dönemden kalmış olabileceği ön görülmektedir. Bizans’ın geç döneminde (Paleologos Hanedanı Dönemi) 1316-21 yılları arasında Theodoros Metokhites tarafından büyük ölçüde yenilenerek ve bezenerek bugün ki mimari kurgusu ve şeklini almıştır. Bu inşa döneminde yapıya parekklesion, anneks, pastoforium gibi mimari hacimlerin yanı sıra bir depremde yıkılan ana mekan kubbesinin bu dönemde tuğla örgülü olarak yeniden ihya edildiği bilinmektedir. İç narteks ise bazı kaynaklarda 14. Yüzyılda inşa edildiği belirtilmiş olsa da 12.yüzyıl inşa dönemine ait olabileceğini ifade eden bazı kaynaklarda mevcuttur. Mozaik ve freskleri ile Bizans sanatının ve dünya sanatının gelişiminde çok önemli bir yere sahip olan yapı Erken İtalyan Rönesansı anıtlarıyla özellikle de Giotto’nun Arena Şapeli’ndeki freskolarıyla kıyaslanır.

Osmanlı döneminde; etrafında zamanla oluşan medrese, tekke, türbe, çeşme, imaret ile birlikte bir manzumenin merkezi olan yapının mimarisini etkileyecek çok fazla bir müdahalede bulunulmamıştır. 1511 yılında yapı camiye tevdi edilirken güneybatı köşeye minare ve naosa mermer bir mihrap eklenmiştir. Önemli değişikliklerden biri de 1766 depreminde yıkılan merkezi kubbenin mimar İsmail Halife tarafından ahşap bağdadi olarak yenilenmesidir. Sultan Abdülaziz Han döneminde 1875-1876 yılında yapının bakım ve onarım çalışmalarına girişilmiş; İstanbullu Mimar Peloppida Kouppas tarafından mozaikler kısmen temizlenmiş ve ahşap kepenklerle kapatılmıştır. Aynı tarihlerde kubbelerin ve üst örtü sisteminin dalgalı hattı doldurularak düz satıhlı olarak düzenlenmiştir.

II. Abdülhamit Döneminde 1894 depreminde minarenin petek kısmı çökünce bir süre sonra 1898’de klasik üslupta tamamlanmıştır. 1903-1906 yıllarında ise yapı Rus Arkeoloji Enstitüsü tarafından kısmen onarılmıştır.

Osmanlı sonrası Cumhuriyet Döneminde ise belli başlı onarımlar, 1929/ 1930 arasında Evkaf İdaresinin yaptığı kısmi onarım, 06.09.1945/ 27.03.1946 yıllarında yapı ile ilgili iki onarım keşfinin hazırlandığı bilinmektedir. Mimar Cahide Tamer’in yaptığı ilk bilimsel restorasyon çalışmaları ki bu restorasyonda yapının özellikle kurşun örtüleri yenilenmiş ve bir rölövesi çıkarılmıştır.

1948-1959 yılları arasında  Amerikan Bizans Enstitüsü (Byzantine Institute of America) ve Dumbarton Oaks Fieldwork Committee işbirliği ile, merkezî ibadet alanı (naos) ve giriş hollerindeki (narteks) mozaiklerin ve fresklerin korunmasına yönelik konservasyon ağırlıklı kapsamlı bir restorasyon yapılmıştır.

Yapının 2013 yılından bugüne hali hazırda devam eden tarihinin en geniş ve kapsamlı restorasyonu devam etmektedir.

3-Bu müdahalelerin kararları neye göre verildi?

Yapı ile ilgili olarak Kültür bakanlığı’nın 27.06.1986 tarih 6377 sayılı yazısı gereği hazırlanan rapor

Kültür bakanlığı’nın 12.07.1990 tarih 232 sayılı yazısı gereği hazırlanan rapor

Kültür bakanlığı’nın 26.03.1991 tarih 452  sayılı yazısı gereği hazırlanan rapor

Kültür bakanlığı’nın 27.11.1998 tarih 559  sayılı yazısı gereği hazırlanan rapor

Kültür bakanlığı’nın 20.02.2001 tarih 118 sayılı yazısı gereği hazırlanan tüm teknik raporlarda genel olarak sorunlar ve çözüm önerileri benzer olup nem ve tuzlanma, çatı üst örtüsünde yağmur suyunun kılcal çatlaklardan sızması, zeminden yükselen nem, ztaş ve tuğla yüzeylerde yapısal bozulmalar, cephelerde çimento bağlayıcılı sıvanın tahribatı, vb. sorunlar tespit edilmiş ve çözüm önerileri sunulmuştur.

Bu veriler ile beraber Kültür Bakanlığı’nın talimatı doğrultusunda Kariye Müzesi Rölöve, Restitüsyon ve Restorasyon projeleri 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yasası kapsamında hazırlanmıştır. 2009 yılında başlayan proje çalışmaları 2011 yılında Koruma Bölge Kurulunun proje onayı ile tamamlanmıştır. Bu doğrultuda Kültür bakanlığı oluru ile Kariye Müzesi’nin 2012 yılı onarım ve restorasyon işi geçici yer teslimi 16.01.2013 tarihinde fiili yer teslimi ise 12.09.2013 tarihinde yapılmış olup Kültür Bakanlığı ve İl Özel İdaresi arasında kurumsal yazışmalar sonucunda müzenin ziyaretçilere kapatılmaması ve restorasyonun etaplar halinde yapılacağı Kültür Bakanlığı tarafından karara bağlanmıştır. 2013 yılından beri devam eden restorasyon çalışmaları Ayasofya Bilim Kurulu, İstanbul Rölöve ve Anıtlar Kurulu Kontrol Heyeti, İstanbul Anıtlar Kurulu kararları doğrultusunda gerçekleştirilmektedir.

Kariye Camii Tarihi ve Mimari Özellikleri

Kariye Camii Tapusu

Kariye Camii (Chora Manastır Kilisesi) Restorasyonunda Araştırma-Belgeleme Ve İmalatların Uygulama Seyri

Bizans mimarisinin planlanması ve kilise mimarisi üzerine günümüze dek derinlemesine araştırmalar yapılmıştır. Kariye Camii restorasyonu odaklı yaptığımız bu çalışmada uzmanların analizleri sonucu anıt eserin dönem tipolojisi ve mekânsal, yapısal gramer özellikleri ışığında; tarihsel süreçte yapılan müdahaleler ve değişik imalatlar tanımlanmıştır. yapıdaki mevcut süsleme yoğunluğu ise restorasyon sürecinde artı bir gayret ve dikkati beraberinde getirmiştir.

Harita 1, pervititch

Harita 2, Alman Mavisi

Kariye Hava Fotoğrafı

Kariye Camii 1950’li yıllarda çizilen planı

  1. Yapının Tarihçesi

1.1Khora Manastırının Kilisesi/Kariye Camii Tarihçesi

Edirnekapı yakınlarında Bizans döneminde bir manastır kilisesi olarak inşa edilen yapı İstanbul’un fethinden kısa bir süre sonra Cami haline getirilmiştir. Osmanlı döneminde etrafında zamanla oluşan medrese, tekke, türbe, çeşme, imaret ile birlikte bir manzumenin merkezi olmuştur. Cumhuriyetin ilanından bir süre sonra şehirdeki Bizans anıtlarının restorasyonu ile ilgili çalışmalar çerçevesinde Amerikan Bizans Araştırmaları Enstitüsü ile Dumbarton Oaks’ın çalışmaları ile restore edilmiş ve Ayasofya Müzesi’ne bağlı bir anıt müze olarak varlığına devam etmektedir.(bkz.1-2)

Yapının tarihi Bizans, Osmanlı olarak iki ayrı bölümde değerlendirilmiş. Cumhuriyet döneminde yapılan restorasyon çalışmaları da ayrı bir başlık olarak ele alınmıştır.

Bizans Dönemi / Hora Manastırı

Yapı Harisius Kapısı yakınında, Petra’da ve Konstantinos surlarının dışında kaldığından Hora (taşra – şehir dışı) adını almıştır. Bu durumda manastırın kuruluşunun çok erken bir dönemde 5. yüzyılda olması gerekmektedir. Kaynaklarda yapı ile ilgili veriler Erken Bizans dönemine kadar uzanır. Günümüzde yapının içindeki bazı Meryem ve İsa resimlerinin yanında isimleri ile birlikte hora sıfatı da yazmaktadır.(bkz.3) Belki de Bizans devrinde “Hora” kelime anlamı dışında mistik bir imgeleme anlamı da taşıyordu.1Manastırın kuruluşu ile ilgili bir çok hikaye anlatılmaktadır. Ancak bunların çoğu geç dönemlerde ortaya çıkmış ve bazıları birbirleri ile çelişen hikayelerdir. Bu nedenle yapının kuruluşunu ve banisini belirlemek güçtür. Yapıdan bahsedilen en eski olay 298 yılında Nikomedia (İzmit)’da öldürülen Aziz Babylas ve seksendört öğrencisinin röliklerinin İstanbul’a getirilip şehre gömülmesi olmuştur.2 Ancak Aziz Babylas’ınNikomedialı değil Antakyalı olduğu, bütün bu iddiaların geç dönemlerde ortaya atıldığını iddia edenlerde vardır.3. Ancak bu röliklerin Hora manastırından 10. ve 11. yüzyıllardaki mali sıkıntılar nedeniyle Studios Manastırına satıldığı da bazı kaynaklarda anlatılmaktadır.4 Modern kaynaklarda en çok tanınan hikaye manastırın İustinianos’un eşi Theodora’nın  dayısı ve Sasanilere karşı başarılar kazanmış bir komutan olan Theodoros tarafından kurulduğudur.5 Bu iddiaya göre 536 yılından sonra inşaatına başlanan manastırdan önce burada, bir kaç hücre ile küçük ölçekli bir şapel bulunmaktaydı ve Theodoros bu yapıları geliştirip muhteşem bir tesise dönüştürdü.


1 Semavi Eyice, “Kariye Cami”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, Cilt 4, İstanbul 1994, sayfa 466

2 Alexander vanMillingen, ByzantineChurches in Constantinople, 1912’nin aynı basımı.,London 1974, sayfa 288

 

3 Paul A. Underwood, The Kariye djami, C:I, New York-London 1966, s. 4, Berger, Untersuchungen, s. 664

4 Haluk Çetinkaya, İstanbul’da Orta Bizans Dini Mimarisi (843-1204), İstanbul 2003, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Sanat Tarihi Anabilim Dalı, yayınlanmamış doktora tezi, sayfa 130’dan J. Strzygowski, “Review of theKahrie camii by F. Shmit”, BZ 16 (1907),

s. 736

5 Albrecht Berger, Untersuchungenzu den PatriaKonstantinopoleos, PoikilaBizantina 8, Bonn 1988, sayfa 662

Ancak altıncı yüzyıl kaynakları, hatta İustinianos’un döneminde inşa edilen yapılar hakkında bir kitap hazırlayan Prokopios bile bu yapıdan bahsetmemektedir. Ayrıca İmparatoriçe Theodora’nın dayısının başarılı bir komutan olmasına da ihtimal verilmez. Manastırın kuruluşu ile ilgili 6.ve 7. yüzyılara ait birçok efsane ancak 9. yüzyıl kaynaklarında anlatılmaktadır. Çok güvenilir olmayan bu iddialar da birbirinden farklı hikayeler anlatır. İmparator Heraklios tarafından sürülen Phocas’ın damadı Priskos ya da Krispos olarak anılan yüksek rütbeli bir asker yapıyı 7. yüzyıl başlarında 612 yılında yenilemiş hatta bir yıl sonra orada ölmüştür. 730 yılında Patrik Germanus İmparator 3. Leon tarafından görevden alınıp bu manastıra gönderilmiştir.6Sekizinci yüzyıldan sonra manastırın varlığı kaynaklarda belirgin hale gelir. İkonoklozma dönemi boyunca bazı olaylara adı karışan manastır V. Konstantinos tarafından birçok baskılara uğrar. Muhtemelen bu nedenle rahipler manastırdan kaçar. Bizans kaynakları yaklaşık 200 yılı bu manastırdan bahsetmez.7

 

Dokuzuncu yüzyıl sonlarından 11. yüzyıla kadar yapıdan kaynaklarda çok az bahsedilen yapı muhtemelen harap olmuştur.8 Manastır İmparator 1. AleksiosKomnenos’un kayınvalidesi Maria Dukaina tarafından muhtemelen 1077-1081 yılları arasında yenilenmiştir.9 Müessese Komnenos hanedanının daima tercih ettiği gibi “kurtarıcı (soteros) İsa”ya adanmıştır. Bu inşaatın ardından da Patrik 1. Kosmas (görev dönemi 1075-1081) görevinden istifa ettikten sonra yaşadığı bu yapıya gömülmüştür.10On birinci yüzyıl yapısının kapalı kollu yunan haçı planlı bir yapı olduğu sanılır.  Ancak ilginç olan manastır, İmparator Aleksios’un küçük oğlu İsakios tarafından kısa süre sonra yenilenmiştir.(bkz.4) Bu yeni inşaata neden gerek duyulduğu bilinmez. Komnenos ailesinin bir ferdi olan İsaakiosKomnenos’un başlangıçta bu yapıya gömülmek istediği bu nedenle bazı ciddi inşaatlarda bulunduğu bilinir. Mezar yapımı sırasında sağ duvarda Deisis sahnesi içinde Meryem‘in yanıbaşında kendisi resmedilmiştir.(bkz.5)Ancak daha sonra Yunanistan’da Meriç nehri yakınlarındaki Ferecik’teTheotokosKosmosoteira Manastırını kurup Hora manastırında bulunan bir takım eşyalarını yeni manastıra nakledilmesini istemiştir.11

On üçüncü yüzyılın ilk yarısında kent Latin işgaline uğradığında manastırın kutsal hatıralarının önemli bir kısmı yağmalanmıştır. Yüzyılın ikinci yarısında Palaiologoslar şehri geri almayı başardıklarında Tekfur Sarayı ile Haliç arasındaki Blakhernea Sarayı imparatorların tercih ettiği bir saray haline gelmiş ve sarayın etrafındaki semtlerde yerleşim yoğunlaşmıştır.


6 John Philip Thomas, Privatereligiousfoundations in theByzantineempire, Washington D. C. 1987 sayfa 118

7 Wolfgang MülerWiener, İstanbul’un Tarihsel Topografyası, 17. Yüzyıl Başlarına Kadar Byzantion-Konstantinopolis-İstanbul, İstanbul 2001, sayfa 160

8 Berger, Untersuchungen, s. 666

9 David Oates, ” A Summary Report on theExcavations of theByzantineİnstitute in the Kariye Camii 1957 and 1958″, DumbartonOaksPapers, sayı 14 (1960), sayfa 230

10 Haluk Çetinkaya, İstanbul’da Orta Bizans Dini Mimarisi (843-1204), İstanbul 2003, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Sanat Tarihi Anabilim Dalı, yayınlanmamış doktora tezi, sayfa 132

11 Robert Ousterhout, ” Theholyspace: Architecture andtheliturgy “, Heaven on earth, editör Linda Safran, Pennsylvania 1998, s. 104

 

Bu dönemde XI. İoannesBekkos  (görev dönemi 1275-1282 yılları arasındadır.) ve 1. Athanasios (görev dönemi 1289-1293 ve 1303-1309 ) gibi patrikler bu manastırda kalmışlardır.12 On üçüncü yüzyılın sonuna doğru manastır kilisesinin kubbesinin bakımsızlıktan çöktüğü bilinir.

14. yüzyıl yapının bugünkü şekline ulaştığı bir dönem olarak önemlidir. 1315-1320/21 yılları arasında kubbesi çökmüş olan kilise büyük logothetesTheodorosMetokhites yapıyı çok kapsamlı bir biçimde yenilemiştir.13(bkz.6 -7)

Metokhites metruk kilisenin tamiriyle birlikte onun kuzeyine iki katlı bir mekan, batıya bir dış narteks, güneyde ise tek nefli, mezar şapeli olarak kullanılacak bir parakklesion inşa ettirmiştir. Yapının tamamını ele alan yeni bir bezeme programı da bu çerçevede belirlenip mozaik ve fresko tekniğinde resimler hazırlanmıştır. Yapının zemin ve mermer kaplamaları, taş bezemeleri, vitrayları ile en ince ayrıntısına kadar süslendiği bilinmektedir. Resim programında İsa ve Meryem’in hayatlarından sahneler, tek aziz ve azizeler resmedilmiştir.14 Kilisenin etrafında manastıra ait trapeza, refektorium, kütüphane, keşiş hücreleri gibi konumları ve biçimleri saptanamayan, ama onarılmış ve iç mekanları yeniden düzenlenmiş pek çok yapının bulunduğu bilinir.15 Bugün müzenin etrafında görülen ve daha eski araştırmalarda tespiti yapılan duvar ve tonoz parçaları muhtemelen bu yapılarla ilgilidir.

Yapının banisi TheodorosMetokhites İmparator II.Andronikos döneminin sonlarında 1328 yılı dolaylarında gözden düşürülüp sürgün edildikten bir süre sonra 1330 yılında Theoleptos adı ile rahip olarak kendi geliştirdiği ve vakıflarla zenginleştirdiği manastıra çekilmesine izin verilir. Methokites son Bizans döneminin en aydın ve bilgili kişilerindendir. Onun meşhur kütüphanesi de manastıra vakfedilmiştir. Manastırın içerisinde misafirlerini kabul ettiği onlarla ilmi tartışmalar düzenlediği özel bir dairesi vardır. Siyasi kişiliği yanında onun değişik konulara ilgisi çok çeşitli konulardaki yazıları dikkat çekicidir.16 13 Mart 1332 yılında bu manastırda vefat ettiğinde kendisi için hazırlattığı mezar şapelinde gömülmüştür. Methokites’in yakın dostlarından ve saray mabeyincisi MihaelTornikes’in’de mezarı buradadır. Palaiologoslar devrinin önde gelen aydınlarından ve tarihçi NikeforosGregoras’da yaşlılığında bu manastıra çekilmiştir. Onun da Methokites’in yakını olduğu bilinir.17Kariye’nin Bizans devrinde kaynaklarda bahsedildiği son olay 1453 kuşatmasında Sarayburnu yakınlarındaki Hodegetria Manastırında bulunan ve şehri koruduğuna inanılan meşhur Meryem Ana ikonasının surlara en yakın manastırlardan biri kabul edilip buraya getirilmesidir. Bazı kaynaklar ikonanın fetih sırasında burada tahrip edildiğini düşünür.18


13 Paul A. Underwood, The Kariye djami, New York-London 1966, C:I, s. 15 

14 Çelik Gülersoy, Kariye (Chora), İstanbul 1986, sayfa 11- 16

15 MÜLLER-WIENER, Wolfgang, İstanbul’un Tarihsel Topografyası, 17. Yüzyıl Başlarına Kadar Byzantion-Konstantinopolis-İstanbul, İstanbul 2001, sayfa 162

16 DimiterAngelov, “TheodorosMetokhites : Devlet Adamı, Aydın, Şair ve Sanat Hamisi”, Bir Anıt İki Anıtsal Kişilik, TheodorosMetokhites’ten Thomas Whittemore’a, İstanbul 2007, sayfa 63-73

17 John Freely – Ahmet Çakmak, İstanbul’un Bizans Anıtları, İstanbul 2005, sayfa 221-222

18 Semavi Eyice, Son Devir Bizans Mimarisi, İstanbul’da Palaiologoslar Devri Anıtları, İstanbul 1980, sayfa 46-51

 

Osmanlı Dönemi Kariye Cami

 

Bizans döneminin bu önemli kilisesi İstanbul’un fethinden bir süre sonra cami haline getirilmiş ve etrafına eklenen bazı yapılarla bir manzumeye dönmüştür.191453 İstanbul’un fethine kadar kullanılan manastır bir süre boş kalmış şehrin içindeki bazı kilise ve harabeler bilhassa II. Beyazid (1481–1512),  döneminde camiye çevrildiğinde Khora Manastır Kilisesi de 1511 ‘de Sadrazam Hadım Ali (Atik Ali Paşa) Paşa tarafından camiye çevrilmiştir.20(bkz.8)Nitekim 953 (1546) tarihli İstanbul Vakıfları Tahrir Defterinde ‘Kenise (kilise) Camii’ adıyla zikredilen mabedin paşanın Çemberlitaş’taki evkafına bağlı olduğu kayıtlıdır.21 Aynı defterlerde caminin yakınlarındaki yeni hücrelerden ve bir bodrumdan bahseder.22

Khora Manastırı’nın cami olarak kullanılması ile ilgili farklı bir görüş ise; kilisenin 1509’dan hemen önce camiye tevdi edildiğidir.23 Şehirde diğer kiliseden çevrilmiş camilerde olduğu gibi bu yapı da bir süre kilise-cami olarak anılmış ama zamanla “Kahriye” ya da “Ka’riye” cami adı da kullanılmaya başlanmıştır. Halil Ethem caminin “Kariye” şeklinde anılmasının daha doğru olacağını belirtmiştir.24

Yapının Osmanlı dönemi için en önemli kaynağı Hüseyin Ayvansarayi’ninHadikatü’lCevami adlı eseridir. Burada yapıdan şu şekilde bahsedilir. “Cami-i mezburKilisadanmünkalibdir…..mezkur Atik Ali Paşa’nın hayrıdır. İttisalinde medresesi vardır. Ve medrese kapusı dahilinde eshabdan Ebu Sa’idü’l-Hudri -radyallahuanh- medfundur….Kurbünde bir imaret ve mekteb, ağa-yıDarü’sa’ade el-Hacc Beşir Ağa’nın hayrıdır ki Ebu Eyyub Ensari civarında medfunolub….. Mahallesi vardır. Der kurb-ı tekfur Sarayı”25

Bizans kilisesini 1511 yılında camiye çeviren Sadrazam Atik Ali Paşa Bosnalıdır ve birçok görevde bulunduktan sonra 1501-1503 ve 1506-1511 yılları arasında iki kez sadrazamlık yapmıştır. Geride birçok hayır eseri bırakan paşanın Çemberlitaş ve Karagümrük semtlerinde iki külliyesi vardır. Ayrıca Edirne, Bursa ve Mora’da bulunan hayır eserleri için geliri oldukça büyük bir yekun tutan vakıflar bırakmıştır.26


19 Mehmet Ziya, Kariye Camii Şerifi, İstanbul 1326

20 Türkiye Diyanet Vakfı ,İslam ansiklopedisi,24.   s:495

21 Türkiye Diyanet Vakfı ,İslam ansiklopedisi,24.   s:495

22 Ömer Lütfi Barkan, Ekrem Hakkı Ayverdi, İstanbul Vakıfları Tahrir Defteri 953 (1546) Tarihli, İstanbul 1970, sayfa 67-71

23 Yıldız Ötüken, ‘İstanbul Kiliselerinin Fetihten Sonra Yeni Görevleri, Banileri ve Adları’ Hacettepe Beşeri Bilimler Dergisi, Cilt 10,Sayı 2, Haziran 1979, sayfa 78

24 Halil Ethem, Camilerimiz, İstanbul 1932, sayfa 106

25 Ahmed Nezih Galitekin, Ayvansarayi Hüseyin Efendi – Ali Satı Efendi – Süleyman Besim Efendi, Hadikatü’lCevami (İstanbul Camileri ve Diğer Dini-Sivil Mi’mari Yapılar), İstanbul 2001, sayfa 218

26 Havva Koç, “Ali Paşa (Atik, Hadım)”, Yaşamları ve Yapıtları ile Osmanlılar Ansiklopedisi, Cilt 1, İstanbul 1999, sayfa 222-223, T. Okic, “Hadım (Atik) Ali Paşa Kimdir?”, Necati Lugal Armağanı, Ankara 1968, sayfa 501-515

 

İstanbul’da tarihi binalara büyük zarar veren şiddetli depremlerden bahseden ve 1059 (1648) yılına ait olduğu kabul edilen belgelere göre (TSMA, nr. D 9567) Kariye CamiiXVII. Yüzyıl ortasında oldukça hasar görmüştür. Öncekinden daha şiddetli olan ve camide önemli izler bırakan 1180 (1766) yılı depreminin hemen arkasından cami mimar İsmail Halife tarafından onarılmıştır. Ana mekânın 14.yüzyıl başına ait özgün kubbesi bu depremde tahrip olup kireç sıva ile kaplanarak ahşap bağdadi olarak yenilenmiştir.27Kubbenin pencerelerinin dalgalı kemer hattı düz hatlar haline getirilmiş diğer kubbelerde bu dönemde onarılmıştır.

  1. yüzyılın ikinci yarısında büyük bir onarım geçiren yapının özelikle örtü sisteminde ciddi değişiklikler yapılmıştır.(bkz.9) Bu yüzyıl sonunda 1894 depreminde bir kez daha zarar gören yapının minaresinin petek kısmı ve külah çökmüştür. (bkz.10a,b)Bir süre fotoğraflarda bu haliyle görülen yapı bir süre sonra tekrar onarılmıştır.

22 Mayıs 1766 depremi (Zelzele-i Şedide)  Gözlenen hasarın büyüklüğü ve etki alanından dolayı bu depreme ait oldukça fazla bilgi ve belge mevcuttur ve belki de Marmara denizi ve çevresinde gözlenen, en ince ayrıntısına kadar detaylı rapor edilmiş tarihsel depremdir. Osmanlı arşivlerinde bu depremin ardından hasar gören cami ve külliyelerinde başlatılan onarım çalışmalarına ait belgeler mevcuttur. Bu depremde Edirnekapı ve çevresi hasar görmüştür. Kariye Caminin kubbesi bu depremde yıkılmış, ve yapı kısmen hasar almıştır. Dolayısıyla özgün kubbede var olması beklenen tezyinatta yok olmuştur. Kubbe aynı yıl Osmanlı mimarisi uygun olarak ahşap – bağdadi olarak yenilenmiştir.

1894 ‘Büyük Hareket-i Arz’ – 1310 ZelzelesiTarihi kaynaklarda ‘büyük hareket-i arz’ diye isimlendirilen bu deprem, Rumi 1310 yılına rastladığından, İstanbul halkı arasında ‘1310 zelzelesi’ diye anılıyor.Fatih, Beşiktaş, Ortaköy, Sultan Ahmet, Aksaray, Edirnekapı, Topkapı, Balat, Bakırköy, Silivrikapı zarar gören başlıca semtlerdi.Birçok resmi ve sivil bina ile birlikte Kapalıçarşı, Bitpazarı, Yağlıkçılar, Çadırcılar, Mercan Çarşı tarafları, camiler, minareler, medreseler, mektepler karakollar, rıhtımlar, hanlar, dükkânlar, evler yıkıldı.Sultan II. Abdülhamid, Atina Rasathanesi’nden Eserinisti (D.Eginitis) ile İstanbul Rasathanesinden Kumbari (Coumbary)’ye deprem hakkında bilimsel bir araştırma raporu hazırlatmıştır.

1894 Kariye Camii minaresi, Gsipka Kolleksiyonu,

 

Bu depremde Edirnekapı ve çevreside zarar görmüştür. Kariye Caminin minaresi yıkılmış, yapı kısmen hasar almıştır. 1898’de minare II. Abdülhamid Han tarafından klasik üslupta yeniden yaptırılmıştır.(Bkz.11a,b)

Dr. Hamiyet Sezer’in İstanbul depremleri ile ilgili makalesi daha ayrıntılı bilgi sahibi olmamızı sağlar.


27Underwood1966 : 14 -24 ; Ousterhout, 1987:32 -36

 

Osmanlı Döneminde yapılan değişiklikler sınırlıdır. Camiye dönüştürülen yapının naosu İslam mimarisinde harime karşılık geldiğinden ana mekâna mermer bir mihrap ile ahşap bir minber hazırlanmıştır.(bkz.12a,b) Mermer kaplı basit bir niş şeklindeki mihrap üzerinde bir şerit halinde zencerek ve üzerinde kıvrık dallar ve rumiler ile dolgulanan bir tepelik vardır. Minberlerde yer alan ayetin burada taşınabilir bir levha olarak asıldığı eski fotoğraflarda görülmektedir. Ahşap minberin görüldüğü fotoğraflar değişik yayınlarda kullanılmıştır.28 Ahşap minberin Kariye Camii’nin müze olmasından sonra Zeyrek Camii’nde kullanılan minber olduğu bazı kaynaklarda ifade edilir.

Bu dönemde Osmanlı mevcut mozaikler ve freskleri ahşap kepenklerle ve alçı sıva ile kapatmış olup kilise duvarlarını kireçle boyamış fresklere ve mozaiklere zarar vermeden koruyup yapının cami işlevselliğine uygun onarımlar yapmıştır.Yapıdaki taş kabartma ve figürler kısmen kazınmıştır.(bkz.13-14-15)Yapının güneybatı köşesine olduğu düşünülen çan kulesi iptal edilerek minare yapılmıştır. Yine dış narteks ve mezar şapelinin güneybatı köşesinde birleştiği yerde dört Bizans dönemine ait sütun ve başlıklar üzerinde muntazam kesme taştan sivri kemerli destekler görülür ki bu mimari üslup Bizansta pek kullanılmamıştır. Bazı araştırmacılar kemerlerin bu köşede yükselen çan kulesini desteklemek için inşa edildiklerini belirtir.29 Ancak Bizans mimarisinde kemerler daha çok yarım yuvarlak şeklindedir. Kesme taş duvarlara da pek rastlanmaz. Osmanlı mimarisinde kesme küfeki taş duvarlara ve sivri kemer kullanımı yaygındır. Bu durumda bu kemerli destekler 16. yüzyıl Osmanlı dönemi ekleri arasında sayılabilir.

Yıkılan kubbenin yeniden yapılması ve depremlerin meydana getirdiği hasarların onarılması dışında,Naos batı cephesinde dış narteks (Türk döneminde son cemaat yeri olarak kullanılmıştır.)  pencereleri büyük ölçüde kapatılıp Osmanlı mimarisine uygun, küçük sivri kemerli açıklıklar haline getirilmiştir.(bkz.16)Arkosolıumlardaki mezar lahitleri kaldırılmış olup, güney kanadındaki şapeldeki yuvarlak, taş, kabartma süslü kemerli arkosolıum duvarı kaldırılarak ana mekânla işlevsel bütünlük sağlanmaya çalışmıştır.Yapının kuzey kanadında anneks bölümü yine bu dönemde statik sorunlar nedeniyle tuğla örgü sivri kemerlerle desteklenmiştir.

Narteks ve şapel orijinal zemini şeşhane tuğlalarla kaplanmıştır.Dış nartekste daha önce mevcut olan mermer panolar Osmanlı döneminde başka yapılarda devşirme malzeme olarak kullanıldığı düşünülmektedir. Yapıdaki tüm apsis pencereleri tuğla örgü ile kapatılmıştır. Yine naosta batı cephesindeki üçlü pencereler belli bir kota kadar almaşık örgü ile kapatılmıştır.

18.yüzyılın ilk yarısında yapıya Kızlarağası Hacı Beşir tarafından bir mektep ve aşevi eklenmiş fakat bu yapılar günümüze ulaşmamıştır.


28 Ousterhout,Robert, Başgelen Nezih, Mehmet Ziya,Kariye Camii Şerifi,İstanbul 1326, S:4

29 Ousterhout, Robert, Sanatsal Açıdan Kariye Cami, İstanbul 2002, sayfa 90  

 

Kariye Cami Osmanlı döneminde şehrin Bizans sanatlarından önemli bir örnek olarak ziyaret edilmeye devam etmiştir. 16. yüzyılın ortalarında İstanbul’da bulunan Petrus Gyllius İstanbul ile ilgili kitabında yapıdan bahsetmiştir. Gyllius, yapıdan “bu kadar yüzyıl kent içinde olmasına karşın şimdi bile Khristos Khoras (Dışarıdaki İsa) adını taşır, çünkü eskiden kent dışındaydı” diye bahsetmektedir.30

 

1568 yılının şubat ayında yapıyı ziyaret eden Gerlach tuhaf bir biçimde kilisenin adından bahsetmez.31ama yaptığı tanımlamaların Kariye’ye ait olduğu düşünülmektedir.32 Uzun süredir cami olarak kullanılan manastırın kilisesi resimlerinden bir kısmını koruduğu gibi yapının güneyinde büyük bir kapı ve sarnıç görülebiliyordu. Gerlach’tan kısa bir süre sonra aynı yerleri gezen Crusio da yapının adını vermeksizin bölgenin bir tasviri ile beraber yapının genel bir tanımını da verir.33 17. yüzyılda yapıdan Evliya Çelebi “Edirnekapı yakınındaki Kariye Cami evvelce bir sanatlı kilise imiş” şeklinde kısaca bahseder.34

 

  1. yüzyılda yapı çok sayıda seyyah tarafından ziyaret edilir. 1820 yıllarından sonra bazı kitaplar yapının tarihi ve süslemesi ile ilgili bilgi ve çizimler fotoğraflar yayınlar. 1860 yılında Rum mimar Peloppida Kouppas tarafından tamir edilen yapının mozaiklerinin bir kısmı temizlenmiş ortaya çıkarılan tasvirler ahşap kapaklar ve perdelerle örtülmüştür. Bu çalışmanın arkasından yapılan yayın Kariye Cami’nin bilim dünyasınca tanınmasını sağlamıştır.35

 

1875-1876 yılında yapının bakım ve onarım çalışmalarına girişilmiş ve büyük ölçüde değişiklikler yapılmıştır. 1855 civarı çekilmiş bir Kariye fotoğrafında ve daha eski bazı gravürlerde yapının batı cephesinde görülen dalgalı saçak hattı düzeltilmiş ve örtü sisteminin neredeyse tamamı değişmiştir. Bu restorasyon sırasında yapının minaresi de elden geçirilmiş klasik üsluptaki külah yerine armudi bir külah yapılmıştır.(bkz.17)Bu dönemde yapının önüne ahşap bir sundurma yapılmıştır.

 

Cumhuriyet Döneminde ise;

 

1929/30 tarihlerinde Evkaf İdaresi tarafından yapılan onarımda; naostakiKoimesis mozaiği bu dönemde temizlenerek ortaya çıkarılmıştır. Bu dönemde Türk devrinde yapılmış olan bazı eklemelerde çıkarılmış, muhtemelen bu onarım sırasında şapeli ana kiliseden ayıran bölme duvarda kaldırılmıştır.

 

1945 yılında vakıflarca, Mimar Cahide Tamer tarafından kurşun örtüleri yenilenmiş ve rölövesi çıkarılmıştır.36

 

Kariye Camisi bakanlar kurulunun 29.08.1945 tarihli kararı ile vakıflardan alınarak müzeler dairesine bağlandı.(bkz.18a,b,c,d)


30 PetrusGyllius, İstanbul’un Tarihi Eserleri, çeviren Erendiz Özbayoğlu, İstanbul 1997, sayfa 182

31 Stephan Gerlach, DessaelternTage-Buch, Frankfurt 1674, sayfa 455-456

32 Robert Ousterhout, “A Sixteenth Century VisitortotheChora”, DumbartonOaksPapers 39, (1985), sayfa 117 33 MartinoCrusio, Turcograeciae, Libriocto, Basel 1584, sayfa 190

34 Yüksel Yoldaş Demircanlı, İstanbul Mimarisi İçin Kaynak Olarak Evliya Çelebi Seyahatnamesi, İstanbul 1989, sayfa 115

35John Freelly – Ahmet Çakmak, İstanbul’un Bizans Anıtları, İstanbul 2005, sayfa 223

36 Cahide Tamer, İstanbul Bizans Anıtları ve Onarımları, İstanbul 2003, sayfa 144-152

 

(Bkz. 1-2) Kariye Müzesi, Doğu cephesi genel görünüm

(Bkz. 1-2) Kariye Müzesi, Doğu cephesi genel görünüm

(Bkz. 3) Meryem ve Pantakrator İsa figürlü mozaiklerin sol tarafında Hora yazmaktadır.

(Bkz. 3) Meryem ve Pantakrator İsa figürlü mozaiklerin sol tarafında Hora yazmaktadır.

(bkz.4) Kariye Müzesi, 4.inşa evresinin 3 boyutlu canlandırılması

(bkz.5) İç narteks doğu duvarı, Deisis sahnesi içinde Meryem‘in yanı başında İsa görülmektedir (14.yüzyıl)

(bkz.6-7) Thedores Metokites’in yapıyı ihyası, (5.evre)

(bkz.6-7) Thedores Metokites’in yapıyı ihyası, (5.evre)

(bkz.8)Yapının mevcut en eski tarihli fotoğrafı,1860 (Çelik Gülersoy, Khora adlı kitabından alınmıştır.)

(bkz.9)1892, Sebah&Joaillier, Üst örtü ve Bizans mimarisine özgü dalgalı hatların düz satıhlar haline getirildiği görülüyor.

(bkz.10a)1894, Büyük İstanbul Depreminde hasar gören Kariye Camii

(bkz.10b) Kariye Camii’nin 1894 depreminde hasar gören minaresi

(bkz.11a)1903, deprem sonrası yenilenen Kariye camii

(bkz.11b) 1905 Mayıs, Gerard Bell

(bkz.12a ) Khora Kilisesinin ana mekânı; Kariye Camii harimi olarak kullanılırken, 1906 Brooklyn Enstitüsü arşivi

(bkz.12b) 1892, Sebah&Joaillier, Ahşap minber

(bkz.13) mevcut olan mozaikler ahşap kepenklerle kapanmıştır. 1906

(bkz.14a)Freskler ve duvarlar kireç sıva ile kapanmıştır. 1880,Abdullah Freres

(bkz.14b)Osmanlı Döneminde camiye dönüştürülen kilisenin fresk ve mozaiklerinin kireç sıva ile üzeri kapatılarak zarar vermeden korunmaya çalışıldığını bu fotoğrafta görebiliyoruz. 1880, Abdullah Freres

(bkz.15) Yapı camiye dönüştürüldüğünde taş figürlerin suretleri kazınmıştır, 1906 Rus Arkeoloji Enstitüsü

(bkz.15) Yapı camiye dönüştürüldüğünde taş figürlerin suretleri kazınmıştır, 1906 Rus Arkeoloji Enstitüsü

(bkz.16) Osmanlı döneminde dış nartekse açılan sivri kemerli pencereler, 1935 Aralık, Nicolas V. Artamonoff

(bkz.17) 1890’lı yıllara ait bu renklendirilmiş fotoğrafta giriş kapısındaki sundurma ve armudi üslupta yenilenen minare

Kariye Müzesinin Giriş kapısı, 2013; günümüze ulaşmayan Osmanlı döneminde yapılan medresenin bahçe kapısıdır.

(bkz.18a) Kariye Müzesi, Batı cephesi,2013

(bkz.18b) Kariye Müzesi Doğu cephesi,2013

(bkz.18c) Kariye MüzesiKuzey cephesi, 2013

(bkz.18d) Kariye Müzesi Güney cephesi, 2013

1.2 Yapının Tarihsel Süreçte Mimari Açıdan Dönemsel Gelişimi

(bkz.19)Byzantıon,2000 adlı 3d canlandırma projesinde yapının 4. ve 5. Evresi, yeşil renk ile iltürasyon yapılan bölüm 4.evre, diğer birimler ise 14.yüzyıl başında ThedorosMetokites tarafından ana kütleye eklenen mimari unsurlar, yapı günümüzdeki şeklini bu dönemde almıştır.

Yapı ile ilgili çok fazla yenileme ve onarım dönemleri vardır. Bu dönemlemelerle ilgili olarak 1957-1958 yıllarında Amerika Bizans Enstitüsünün yapmış olduğu arkeolojik kazılarda çok ciddi bilgilere ulaşılmıştır. Bu bilgiler ışığında Robert Ousterhout tarafından yapı 5 evreye ayrılmıştır.

  • Birinci yapım evresi; yanlızca doğu tarafındaki altyapıda görülmektedir ve 5. Yüzyıla tarihlenmektedir. (şemada kırmızı olarak taranmıştır)
  • İkinci yapım evresi;9.yüzyıla tarihlendirilmektedir. bu evreden günümüze sadece naos altındaki mezar ve yine doğu cephesindeki duvar kalıntıları kalmıştır (şemada koyu kahverengi olarak taranmıştır.)
  • Üçüncü yapım evresi;bugünkünaos duvarlarının alt kısmında, mermer kaplamaların altında ve diakonion zemini altındadır(şemada açık turuncu renk ile taranmıştır.)
  • Dördüncü yapım evresi; İsaakios tarafından yenilenen yapı 4. evredir ve naos olarak bugünkü yapının plan şeması bu evrede yapılmıştır.
  • Beşinci yapım evresi; Metokhites dönemidir ki günümüze ulaşan yapı bu evrede yapılmıştır. Naos kuzey ve güney yönünde genişletilmiş, fresk ve mozaikler yapılmıştır.
  • Şemada 6. Dönem olarak gösterilen değişiklikler Osmanlı dönemine aittir.

R. G. Ousterhout’un yayınladığı arkeolojik plan

I.ve II. Evrelerin (6 ve 9. Yüzyıllar) en erken tarihli temellerini, III. Evreden naosun doğu temellerini      (11.yüzyıl),  IV. Evreye ait IsaakiosKomnenos Kilisesi’nin duvarlarını (12.yüzyıl), V. Evreden Theodore Metokhites Kilisesi’ni (14.yüzyıl) ve VI. Evrenin sonraki değişikliklerini gösteren arkeolojik plan (DumbartonOaks) Robert G.Ousterhout, Kariye Cami

11.yüzyıl I. Komnenos Dönemine ait kalıntılar

 

1957- 58 yıllarında restorasyon çalışmaları devam ettirilirken, drenaj yapmak üzere yapılan kazı calışmalarında yapının doğu duvar dibinde ilk yapım dönemine ait temel kalıntıları ortaya çıkmıştır. Yapının Komnenoslardöneminden önceye ait olduğu ortaya çıkmıştır (Oates1960: 223).Erken Bizans dönemini veren kalıntılar, daha ziyade VI. yüzyıl özellikleri göstermektedir. Bu da, yapının ilk yapımının geç dönemlere ait iddialarını dayanaksız kılmıştır. İlk yapım dönemine ait kilisenin plan özellikleri hakkında bilgimiz mevcut değildir. Kazılarda çıkan neticeye ve özellikle duvar işçiliğine göre farklı safhalar içeren yapı Oates’in tespitine göre yapıda Bizans döneminde altı müdahale izi mevcuttur. (Oates 1960: 225). İlk safhanın, elde çok delil olmamasına rağmen, yalnızca duvar işçiliği dikkate alınarak, VI. yüzyıla tarihlendirilmişti (Oates 1960: 225). İkinci donemle ilgili delil olmamasına rağmen tarihi bilgilere dayanılarak IX. Yüzyılda MikhaelSyncellus tarafından restore edilmiş hali olduğu öne sürülmüştür (Oates 1960: 227).üç ve dördüncü safhalar XI-XII. yüzyıllara işaret etmekte olup, özellikle apsis kısmının duvar işçiliği buna işaret etmektedir.(Oates 1960: 225). En son dönemi, geç Palaiologoslar dönemindeki eklemeler oluşturmuştur. Önceki beş müdahale ise ya yeni bir yapıya, ya da aynı plan üzerinde tamamlamaya işaret etmektedir.

1120 yılına gelindiğinde ise eklerle genişletildiği bilinmektedir. (Pulgher 1878: 31-40, Mathews 1976: 41). 1204 yılındaki Latin istilası sırasında tahrip edilen ve kubbesi çöken Hora Kilisesi, TheodorosMetokhites tarafından 1316-21 yıllarında yeniden ayağa kaldırılmıştır. Manastıra ait birimler olan refektorium, hastane ve trapeza gibi yapıların elden geçtiği bilinse de bu yapıların konumları dahi bugün bilinmemektedir. Bu dönem dış narteks ve şapel (Parakklesion) eklenmiştir. (Cutler/Talbot 1991: 428). On dördüncü yüzyıl yenilemesinde VI ve XI. yüzyıllara ait devşirme malzemeler yapıda kullanılmıştır. (Muller-Wiener 2007: 161). Dış duvar itibariyle 29 m uzunluğundaki Parakklesionun altı mezar iken, sonradan sarnıç olarak kullanılmıştır (Eyice 1963: 36).

 

Kariye Güney Sarnıcları (parekklesion)

Özellikle Orta ve Geç Bizans Dönemlerinde, kente su taşıyan isale hatlarının tahribata uğraya­rak işlev dışı kalması ile manas­tırların bünyesinde de sarnıç inşa edilmeye başlanmış; bazı altyapı ve kripta’lar su geçirmez sıva ile sıvanarak sarnıca dönüştürülmüş­tür.

 

Kariye güney şapelinin altında yer alan beşik tonozlu paralel iki bölümlü, uzun dikdörtgen bu yapıların duvarları su geçirmez sıva ile kaplanmıştır. Başlangıçta bir kripta olarak düşünüldüğü varsayılan bu mekanların daha sonra su ihtiyacının artması ile birlikte sıvanarak sarnıç haline dönüştürüldüğü söylenebilir. Şapelin zemininden sarnıçlara açılan ikişer adet kapağın o dönemde sarnıcın beşik tonozları üzerinde açılan menfezler olduğu görülür ki sarnıçların su kuyusu gibi kullanıldığını gösterir. Yapıların beşik tonozlarının batı yönünde yer alan, iki bölümlü mekanı birbirine bağlayan pişmiş toprak künkler bu yapılara özgü bir detaydır.

 

Yine doğu yönünde taban seviyesinde yer alan künkler 2013-2014 yılı restorasyonunda yapının çevresinde yapılan drenaj kazıları sırasında bulunan menfez ile bağlantısını ortaya çıkarmıştır. Sarnıçta yer alan bu künklerin besleme ve tahliye kanalı olarak kullanıldığı bilinir.  Bu alt yapıların doğu ucu çimento derzli, taş örgü duvar ile kapatılmıştır.

 

Sarnıçlarda2014 yılında yapılan araştırmada büyük ölçüde derin çatlaklara rastlanmıştır.

Kariye Güney Şapeli Sarnıçları genel görünüm, 2013-2014

Güney Şapeli doğu yönünden görünüm ve alt mekanlara (sarnıç ) bağlantı sağlayan kapaklar (menfezler)

Sarnıçların beşik tonozlarının üzerinde yer alan iki menfezin şapel zemini döşemesi altında kalan kapaklarından biri,

Şapel zemininden sarnıca açılan menfezlerden birinin görünümü ve sarnıcın diğer bölümüyle bağlantılı pişmiş topraktan künk,

Sarnıcın taş duvar örgü ile kapatılan doğu ucu

Sarnıcın doğu ucunda taban seviyesinde yer alan pişmiş topraktan künk,

2014 yılında drenaj ve arkeolojik kazıda doğu ucunda bulunan menfez

Bu çalışma ve daha eski zamanlı kaynaklardan elde edilen veriler ile yapının beş yapım evresi olduğu ortaya çıkartılmıştır.1

 Yapım Evresi (5.y.y sonu – 6.y.y başı)

Elde edilen en erken arkeolojik bulgular VI. Yüzyıl başlarını işaret eder. Erken Bizans dönemine tarihlenen bu evre İmp. Justınıanus (527 – 568 ) döneminde bir nekropol alanında saray şapeli olarak inşa edilmiştir. Bu yapıdan günümüze ulaşan izler doğu cihette ana apsisin altındaki temel kalıntılarıdır.2

  1. Yapım Evresi ( 9.y.y )

İkinci yapım evresi olarak nitelendiren inşa Erken Bizans dönemine kadar uzanıp 9.yüzyıla tarihlenmektedir. Fakat bu inşa döneminden günümüze yalnızca naosun altındaki mezar ve tuğla örgü alt yapı kalmıştır. Kilisenin mimarisi ile ilgili herhangi bir bilgi yoktur.3Sanat Tarihçisi Oates bu alt yapı ve hemen üzerindeki aziz mezarının 11. yüzyıla ait olabileceğini söyler.

Onbirinci yüzyıla gelindiğinde ise;  9. Yüzyıl sonlarından 11.yüzyıla kadar kaynaklarda çok az bahsedilen yapı harap olmuştur.4


1 Ousterhout Robert G.  ‘’ The Architecture Of The Kariye Camii İn İstanbul, DumbortonOaksStudies 25,  (Washıngton, D.C. 1987)

2 Ousterhout1987:12

3 Ousterhout1987:12

4 Ousterhout1987:12

III. Yapım Evresi (11. y.y )

  1. Komnenos Dönemi : (1077 – 1081)

Komnenoslar döneminde gelindiğinde neredeyse tamamen yıkılmış olan yapı İmp. I.AleksiosKomnenos’un kayınvalidesi Maria Dukaina tarafından,o tarihlerde harabeye dönmüş olan yapıların restorasyonuile kilisenin eskisine nazaran daha değişik bir mimaride yeniden inşası dolayısıyla ikinci defa anılır. Bugünkü binanın esasını teşkil ettiği sanılan bu kilise “Soteros” yani kurtarıcı İsa’ya adanmıştı.5

Üçüncü yapım evresi olarak adlandırılan bu yapı, bugünkü yapının naos duvarlarının alt kısmında, mermer kaplamaların altında durmaktadır. Bu yapının kare içinde haç planlı bir yapı olabileceği öne sürülmektedir.6 Yapı yarım yüzyıl sonra bilinmeyen bir nedenle yıkılmıştır.

  1. Yapım Evresi (12. y.y )

II.Komnenos Dönemi : (1120)

  1. Komnenos yapısı olarak bilinen yapının yıkılmasından sonra AleksiosKomnenos’un oğlu IsaakiosKomnenos tarafından neredeyse baştan yapılmıştır. Bu II. Komnenos yapısı olarak adlandırılan dördüncü evredir ve bugünkü kilisenin planında yapılmıştır.7

On ikinci yüzyılda yapının geçirdiği bu dördüncü inşa evresinden,  geriye kalan ise; IsaakiosKomnenos’un yapıyı yeniden ihya etmesi ile iç nartekste kendisi için bir mezar yeri hazırlattığı bilinmektedir. Buna göre kilisenin naos duvarları, apsisi ve iç narteks bölümlerinin 12. yüzyıla ait olduğu söylenebilir.8


5 Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi, İslam Tarihi Ansiklopedisi, yıl:2001, cilt 24, sayfa 496,

6 Ousterhout, 1987 :14

7 Ousterhout, 1987 :20 ;  Paul Underwood ,The Kariye Djami 4 Vols (New york , 1966 – 75)

8 Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi, İslam Tarihi Ansiklopedisi, yıl:2001, cilt 24, sayfa 495

 

  1. Yapım Evresi ( 14. y.y ilk yarısı – Geç Bizans Dönemi)

 

  1. Palaiologos dönemi diyebileceğimiz bu dönemde 1314 – 1321 tarihleri arasında TheodorosMetokhites tarafından yaptırılmıştır. Günümüzdeki yapı büyük oranda bu dönemde şekillenmiştir.

Diğer taraftan Metokhites’in yakın dostu NikephorosGregoras’ın bildirdiğine göre, bu büyük çaplı tamir esnasında mevcut büyük kubbeli ana mekâna dokunulmamış9 olup buna karşılık Komnenos devrine ait naos bölümünün etrafını üç taraftan çeviren bir takım aksam eklenmiştir ki bunlardan kuzeyde iki katlı ek bir mekân (anneks) dış cephesinden başka mimari bir önemi olmamasına karşılık, kilisenin batısına dış narteksi teşkil eden dış hol ile özellikle güneydeki tek nefliparekklesion bu devrin en tipik yapı sanatı örnekleridir.10

On üçüncü yüzyıl sonuna doğru manastır kilisesinin kubbesinin bakımsızlıktan çöktüğü bilinir. Dördüncü evredeki naosun yıkılan kubbesi yine bu dönemde tamamlanmıştır.

  1. yüzyıl başı yapının bugünkü şekline ulaştığı bir dönem olarak önemlidir. Geniş apsisli haçvari naos 12.yüzyıl ürünü ama, tüm yapıda (naos,narteksler,ek şapel) zemin ve duvarlarındaki mevcut mermer kaplamalar, mozaikler,freskler ve tezyinat büyük ölçüde Metokhites’in programı çerçevesinde tarafından yapılmıştır.11

Palailogos sülalesinden ve ileri gelenlerinden birçok kişinin gömüldüğü bu manastır İstanbul’un fethine kadar kullanılmıştır.12

 

  1. Evre Osmanlı Dönemi (1453- 1923)

 

Osmanlı döneminin kilisenin mimari dokusuna etkisi; üst örtünün ve cephelerin  dalgalı hatlarını düz satıhlara dönüştürülmesi,güneybatı köşesine minare eklenmesi batı cephesine küçük ölçekli sivri kemerli pencereler yerleştirilmesi ve anneks zemin katının tonozlarının  yaşadığı statik sorunlar nedeniyle sivri kemerlerle desteklenmesi ile sınırlıdır.


9 Gregoras, Hist. Bonn I ,459

10 EyiceSemavi,Son Devir Bizans Mimarisi, sayfa:47

11Paul Underwood ,The Kariye Djami 4 Vols (New york , 1966 – 75) ; 14-24,Ousterhout 1987: 32-36

12 İslam Tarihi Ansiklopedisi, yıl:2001, cilt 24, sayfa 496,

Kariye Kilisesi bir manastır kompleksinin merkezini oluşturmaktaydı.Bizans döneminde manastırlar kompleksyapılar topluluğu şeklindedir.Manastırlar özellikle 5. ve 7. arasında kültürel-sosyal-toplumsal gelişme göstermiş bu durum mimari dokuyu işlevsel olarak etkilemiştir. Manastırlarda dini eğitim, yaşlı ve yoksullara yardım, sağlık hizmetleri, zanaatkarlık ve meslek eğitimi verilirdi. Kültürel olarak birçok önemli eserler manastırlarda yaşayan keşişler tarafında el yazması olarak kaleme alınmış, tezhip çalışmaları ve ilahiyat araştırmaları yapılmıştır. Bu açıdan Bizans manastırları kendine yeter ekonomik bir birimdir.

Manastırlarda keşişler ve münzevi hayat yaşayanlar yaşardı. Keşiş ve rahiplerin hücreleri dikdörtgen planlı ve beşik tonozlu olup genellikle iki katlı yapılmıştır. Lavra denile hücrelerde hasır şilte üzerinde yatarak çilecilik yaparak nefsi terbiye ederlerdi. Manastırlarda kurucu aile için bir mezar şapeli yer alırdı. Manastırın merkezinde yer alan kilisenin önünde bir çeşme bulunurdu. Ayrıca yemek salonu, trapeza, mutfak, kiler, fırın, şaraphane, çamaşırhane, depolar, kütüphane, revir, dikiş odası, değerli eşyalar odası, idari bina, konuk evleri ve sarnıçlar bulunurdu.

(Kaynak.Manastırlar,Hüseyin Hakan Gazioğlu,2011)

Kariye manastır kilisesinin günümüze ulaşan mimari kurgusu 14. Yüzyıl başlarına tarihlenir.Pastophorionların yeniden tasarımı,kuzey tarafına iki katlı ek yapının yapılması, batıda dış narteks, güneyde parekklesionun da ilavesi ile planın bileşenlerinin düzensizliği göze çarpar. Yapı batı-doğu doğrultusunda meyilli bir araziorta Bizans döneminden kalan ana mekan merkez alınarak yapılmıştır.

Yapının bu ilk hali “kiborion” şeklinde tanımlan bir plan tipinin özelliklerini göstermektedir. Orta Bizans devrinde örnekleri görülen bu plan tipi aslında kare bir mekanın üzerinin kubbe ile örtülmesi ile sağlanmıştır. İç mekanda küçükte olsa parçalara ayrılmayan tek bir alanın oluşturulmasın ilginç bir denemedir. Bazı araştırmacılar bu plan tipini derin kemerler nedeniyle haç tipinin bozulmuş bir çeşidi olarak görürler. Planın kökeni olarak haç planlı yapılar gösterildiği gibi erken Bizans döneminin kubbeli yapıları da önerilir. Türkiye’de İstanbul’da Burgaz Ada Metamorphosis Kilisesi, Boğazda Yuşa Bizans Devri kilisesi, Gemlik Kurşunlu Aziz Aberkios Kilisesi, Mudanya Kumyaka köyü Taksiarhis Kilisesi gibi yapılarda bu plan tipi kullanılmıştır. Bazı yapılar İznik ve İstanbul’da alt yapı şeklinde günümüze ulaşabilmiştir. Yukarıdaki örneklerden de anlaşılacağı gibi plan tipi manastır yapılarında karşımıza çıkar.

Millingen,1912

Millingen,1912

Yapının plan ölçüleri 27.39 m. x 29.29 m.’dir. Müzeye çevrilen caminin ziyaretçi girişi güney cephesinden, ziyaretçi çıkışı batı cephesinden, personel girişi ise kuzey cephesindendir. Kariye Müzesi, 01 sergi alanı (dış narteks), 02 sergi alanı (iç narteks), 03 sergi alanı (naos), 04 koridor, 05 depo, 06 depo, 07 sergi alanı (pareklesyon), 08 sergi alanı (diakonikon), 09 dinlenme alanı, 10 Müdür Odası (prothesis), 12 depo, ve 13 dinlenme alanı olmak üzere 13 mekandan oluşmaktadır. Batı-doğu yönünde meyilli olan arazinin, batı cephesinde ana giriş kapısının önü ±0.00 kotu olarak kabul edilirse, yapının doğusunda yer alan bahçenin en alt kotu -3.38 m.’dir. Doğu cephesi yapının en hareketli cephesidir, doğu cephesinde kubbeyi destekleyen bir paydanda bulunmaktadır. İki adet iç nartekste, bir adet naosta ,iki adet pareklesyon üzerinde, birer adet daikonikon ve prothesis üstünde olmak üzere altı adet kubbesi bulunur. Bu kubbelerden en büyüğü naosun üstünü örtendir

Sergi Alanı (Dış Narteks)

Bugün sergi alanı olarak kullanılan dış narteks, 14. yy.’daMethokites’in yaptığı kapsamlı yenileme çalışmaları sırasında eklenmiştir. Yapının ana giriş kapısı batı cephesinde yer alan K01 kapısıdır. Bugün Kariye Müzesi’ne gelen ziyaretçiler mekanı bu kapıdan terk etmektedirler. Batı cephesi boyunca devam eden dış narteksin plan ölçüleri 18. 92 m. x 4.19 m.’dir.

Dış narteks, Batı duvarı, yapıya giriş kapısı ve mezar nişleri (Arkosolium), 2013

Dış narteksin batı duvarı 4 sıra taş ve 4 sıra tuğla almaşık örgüden meydana gelir. Tuğla boyutları ortalama 32 cm. x 4.5 cm.’dir. Mermer söveli ve iki ahşap kanatlı K01 kapısı (K01) dış narteks batı duvarının ortasında yer alır. Duvarda 4 adet niş mevcuttur. Bu nişlerden en kuzeyde bulunan niş haricindekiler mezar nişlerdir. Nişlerin içlerinde kemerli ve beton dışlıklar bulunur. Pencerelerin alt kotları +3.51 üst kotları +4.47’dir. Duvar üzerinde iki adet mermer çerçeveli mozaik pano yer alır. Bu panoların üstlerinde ve yanlarında yer mevcut olan mermerlerden duvarların mermer levhalarla kaplı olduğu anlaşılmaktadır. Bütün duvar boyunca var olan mermer silmenin üst kotu +3.53’tür. Duvar silmesinin üst kısımlarından tavana kadar tesserea mozaiklerde bezenmiştir. Kuzey duvarda, kuzey cepheye açılan K02 kapısı bulunmaktadır. Kapının üzerinde kemerli bir pencere mevcuttur. Bugün bu kapı kullanılmamaktadır. Duvar 4 sıra tuğla4 sıra tuğla olmak üzere almaşık örgüdür. Duvar boyunca mevcut olan mermer silmenin üst kotu +3.53’tür. Duvar, silmenin üst kotundan tavana kadar tesserea mozaiklerle bezenmiştir.

Dış narteks, Doğu duvarı,iç nartekse giriş kapısı,2013

Doğu duvarı taş-tuğla almaşık örgüdür. Duvarın orta asında iç nartekse geçişi sağlayan K03 kapısı yer alır. Kapı mermer söveli ve ahşap çift kanatlıdır. Duvarda üç adet mermer çerçeveli mozaik pano yer alır. Kapının üstü dışında bütün duvarı dolaşan mermer silmelerin üst kotu +3.52’dir. Silmelerin üst kotlarından tavana kadar mozaik bezemeler mevcuttur. Dış narteksin güneyinde, dış narteksiparekklesiyondan ayıran iki adet sütun ve bunların üzerlerine yerleştirilmiş sivri, taş kemer bulunur.

Batı cephesinde ana giriş kapısının önü ±0.00 olarak kabul edilmiştir. Dış narteks döşemesi güney-kuzey yönünde eğimlidir ve -0.07 kotundan -0.15 kotuna düşer. Döşeme kaplaması 44 cm. x 29 cm. çimento esaslı karo mozaiktir. Mekanın batı kuzeybatı köşesinde 8 adet şeşhane tuğlası yer alır. Bu tuğlaların çapı 38 cm., bir kenarı ise 22 cm.’dir. Karo mozaik kaplama ile şeşhane tuğlaları arasında kot farkı bulunmamaktadır. Dış narteks üst örtüsü, beş adet basık kubbeden meydana gelir. Kubbelerin yükseklikleri ortalama 6.25 m.’dir. Kubbelerin aralarındaki kemerlerde ve batı cephesi beden duvarındaki kemerleri birbirlerine bağlayan metal gergi elemanları mevcuttur. Kubbelerin bir kısmı tesserea mozaiklerle kaplıdır. Diğer yerlerde bulunan mozaikler yok olmuştur.

Dış narteksten iç nartekse mermer söveli, ahşap çift kanatlı kapı, 2013

Dış Nartekstenparekklesiona geçiş, güneybatı köşesi,2013

Dış nartekse güneybatı köşesinden bakış, 2013

Sergi Alanı (İç Narteks)

İç narteks, Metochites’in 14. yy’da yaptığı kapsamlı yenileme çalışmaları sırasında yapılmıştır. Dış narteksten K03 kapısı ile iç nartekse geçilmektedir. İç narteksin plan ölçüleri 17.03 m. x 3.42 m.’dir.

İç narteksin batı duvarı +4.18 kotuna kadar mermer kaplıdır. Mermer kaplamalardan sonra gelen mermer silmenin üst kotu +4.27’dir. Batı duvarı, mermer silmeden kubbe altlarına kadar mozaiklerle bezenmiştir.

İç Narteksbatı duvarı,dış narteksten iç nartekse mermer söveli giriş kapısı,2013

Kuzey duvarında kemerli bir niş yer alır. Robert Ousterhout, bu nişin aslında İsaakiosKomnenos’un kendi için yaptırdığı mezar yeri olduğu fakat daha sonradan fikir değiştirip kendi yaptırdığı Kosmosoteria Manastır Kilisesi’ne gömüldüğündenburanın kullanılmadığı ama yine yapılan mimari düzenlemenin ileriki yıllarda bozulmadığı belirtilmektedir. Yeri nişe göre daha geride kalan beden duvarında ise üç açıklıklı kermerli pencere yer almaktadır. Pencerede beton dışlık doğrama bulunur. Pencerenin alt kotu, +4.59 m., üst kotu ise +5.77 m.’dir. Kuzey duvarı kireç sıvalıdır.

İç narteksin doğu duvarında 09 mekanına açılan K04 kapısı, naosa açılan K05 ve K06 kapıları yer alır. Doğu duvarı, güneyde kubbenin altındaki yerler dışında +4.25 kotuna kadar mermer kaplıdır. Güney kubbesinin altında kalan kısım ve mermer silmelerin üstü ile kubbelerin arasında kalan kısımlar teressea mozaiklerle bezenmiştir. Silme üst kotu +4.33 m.’dir.

İç narteks,Doğu duvarı, naosa giriş kapıları, 2013

09 mekanına açılan K04 kapısının üzerinde kemerli bir pencere boşluğu bulunmaktadır. K06 kapısının iki yanında mermer çerçeveli mozaik panolar yer alır. Güney duvarı +4.10 kotuna kadar mermer kaplıdır. Mermer silmenin üs kotu ise +4.22 m.’dir. Silmelerin üstünde kalan kısım terresea mozaiklerle bezenmiştir.

İç narteks döşemesi +0.15 m. kotundadır. Döşeme mermer kaplıdır. Mermerler çeşitli geometrik şekiller oluşturacak şekilde döşenmiştir. Farklı kalınlıkta bordürlerin ortalarına büyük mermer plakalar yerleştirilmiştir. Mekanın kuzey yönünde bulunan döşeme kaplamalı ise daha düzensiz mermer parçalarından meydana gelmiştir. K03 kapısının önünde paralel kenar dörtgenlerden oluşan 0.30 m. genişliğinde 2.97 m. x 2.24 m. boyutlarında bordür yer almaktadır. Mermerlerin bir çok yerinde çatlaklar mevcuttur. İç narteksin üst örtüsü, kuzeyde yer alan 16 dilimli kubbe, iki basık kubbe ve güneyde yer alan 24 dilimli kubbeden oluşmaktadır. Basık ve dilimli kubbelerin taşıyıcıları olan kemerlerde metal gergiler mevcuttur. Kuzeyde yer alan 16 dilimli kubbenin çapı 3.33 m.,yükseliği ise 3.10 m.’dir. Kuzey, kuzeybatı, batı, güneybatı ve güney yönlerinde birer adet olmak üzere toplam beş adet kemerli penceresi vardır. Pencerelerin alt kotları +7.17 üst kotları ise +8.41 m.’dir. Pencere açıklıkları 0.66 m.’dir. Güney yönünde yer alan 24 dilimli kubbenin çapı 3.59 m., yüksekliği 3.62 m.’dir. Kuzey, kuzeybatı, batı, güneybatı ve güney yönlerine bakan 9 adet pencere kemerlidir. Pencerelerin alt kotları +7.32 m., üst kotları ise +8.51 m.’dir. Pencere genişlikleri ortalama 0.47 m.’dir. İki kubbede de doğramalar değiştirilmiş ve yerlerine beton dışlık doğramalar yerleştirilmiştir. Kubbelerin içleri ve tonozların alt yüzeyleri tesserea mozaiklerle bezenmiştir.

Güney cepheden Kuzey cepheye genel görünüm,İsaakiosKomnenos için kuzey duvarında hazırlanan mezar nişi, 2013

İç nartekse kuzey cepheden genel görünüm, 2013

İç Narteks, Şubat, 1937, Nicolas V. Artamonoff

İç nartekstennaosa giriş kapısı, 2013,

İç narteks üst örtü tezyinatı, 2013

Khora manastır katholikonungünümüzde sergi alanı olarak kullanılan ana mekanı

Günümüzde Kariye müzesinin sergi alanı olarak kullanılan ana mekân;  naos, bema ve apsis olmak üzere üç bölümden oluşmaktadır. Geçmişte Khora Manastırının katholikonunun ana mekânını teşkil eden ve doğu-batı yönünde uzanan dikdörtgen naos ve naosun doğusunda dıştan üç cepheli, içten yarım yuvarlak apsis ile bemadan oluşan ibadet alanı 14.84 m. x 9.87 m. ölçülerindedir.  Ahşap kubbesinin yüksekliği ise 17.91 m.dir.

Ana mekânın naos nüvesinin üst örtüsünün Osmanlı döneminde 1766 yılında ahşap bağdadi olarak yenilendiğini ifade etmiştik. Yukarıda belirttiğimiz gibi naostakiana kubbenin yüksekliği 17.92 m. olup dört fil ayağı tarafından taşınmaktadır. Kare plandan dairesel plana tuğla örgü dört eşit kemerin kenarlarına yerleştirilmiş pandantiflerle (küresel bingi) geçilmektedir. Kuzeybatı ve güneydoğudaki tuğla örgü küresel binginin içbükey kısmında tuğla örgünün arasında beş ve üç sıra kaba yonu örgü ile muhtemel bir onarım yapıldığı görülür. Her kemerin yarıçapı 4.30 m.dir. Küresel bingilerle kubbe kasnağının birleştiği yerde kubbe konturunu izleyen bezemeli mermer silme mevcut olup hemen sonra 16 pencereli kubbe kasnağı yer alır. Kubbenin ahşap strüktüründe ve üst örtünün kuzeybatı ve doğu yönünde yer yer çatlak oluşumu gözlenmiştir. Yapının doğu kısmında 4 cm. genişliğinde bir çatlak görülmektedir. Başarılı bir biçimde onarılmış olmasına karşın, kutsal mekânın üst örtüsünde kırılma yapmış ve parekklesiondakifreskoların bozulmasına yol açmıştır. Yine ana kubbenin iç yüzeyinin sıvalarının kısmen döküldüğü ve tuğla örgü üst örtüde derz boşalmaları ve çimento harçlı onarım görülmektedir.

Ana mekânındoğu tarafında bema ve apsis yer alır.Bema Bizans kiliselerinde sunağı içeren bölüm olup apsisin önünde tören yapılan kısımdır. Ana neftenikonostasisle ayrılmış ve hafifçe yükseltilmiştir. Kilisenin en kutsal bölümü sayılır.Bemanın genişliği 2.22 m. x uzunluğu 6.04 m. dir. Bemanın kuzey duvarında prothesise geçişi sağlayan, yuvarlak kemerli,profilli mermer söveli, ahşap tek kanatlı kapı mevcuttur. Aziz Ogan Hora= Kariye camii kitabında prothesisibaptisterium olarak nitelemiştir.Güney duvarında ise 75 cm. yüksekliğinde kemerli bir niş yer alır. Bu nişin özgün yapıda diakonikona geçmek için kullanılan bir kapı olduğu fakat sonraki onarımlarda nişe çevrildiği düşünülmektedir. Naostanbemaya yüksekliği 5.5 cm olan profilli mermer bir yükselti ile geçilir

Bema bölümünün üst örtüsü ise ana kubbenin taşıyıcı esas kemer kavsarasına paralel gelişen alt kodu değişen kademeli bir diğer kemer ile örtülü olup böylece bemanın üst örtüsü iki adet tuğla örgü kemer ile örtülmüş olur. Batı yönüne bakanana kubbenin esas taşıyıcı kemerinin genişliği 1.48 m.dir. Üzengi seviyesi +5.89 m. kemerin tepe noktası ise +10.29 m. kotundadır. Doğu yönüne bakan kemer apsis yarım kubbesini destekleyip genişliği 2.21 m. dir ki bu kemeri esas bema üst örtüsü olarak niteleyebiliriz. Kemerin üzengi seviyesi  + 5.89 m. tepe noktası ise + 9.92 m kotundadır,

Apsis ise kiliselerde altarın bulunduğu tarafta genellikle yarım daire planlı, kubbe ya da tonoz ile örtülü bölümdür. Tepe noktası + 9.58 m. dir. Böylece ana mekân (naos ve apsis ) bölümü tek ve yarım kubbe ile geçilmiştir.Ana apsisin nişinin kutru ortalama 2.77 m. olup içeriden dışa taşkın, yarım yuvarlak dışarıdan ise çok köşelidir.

Apsisin apsidiolunun merkezinde 3.11 m. yüksekliğinde x 3.66 m. genişliğinde mermer sütunceli yüksek kemerli, beton dışlıklı, üçlü pencere yer alır. Pencere kemerleri atlamalı kompozisyonda damarlı Marmara mermeri ve porfir mermer ile kaplanmıştır. Sütun başlıklarının (capital) mermer yüzeyinde işlenmiş bezemelerin izleri fark edilir durumdadır.

Khora Manastır Kilisesine 1947-1958 yılları arasında Amerikan Bizans Enstitüsü ve DumbertonOaks tarafından yapılan restorasyonda yapının ana mekânında ahşap kirişler kaldırılarak yapıyı stabilize etmek için metal çubuklar takılmıştır.Naosta taşıyıcı payelerin korniş seviyesinin üstünden üzengi hizasında kare bir kontur çizen metal çubukların diğer mekanlar arasında ve dış duvarlarda sürekliliği tespit edilememiştir. Ana mekânın kemer üzengi seviyesinde ve kemer kavsaralarında destek sağlayan özgün ahşap gergilere ait ikişer hatıl boşluğu görülmektedir. 

Ana mekânın duvar kalınlıkları 1,20 m. ile 1,68 m. ve daha geniş duvar kalınlıkları arasında değiştiği tespit edilmiştir. Bu duvar kalınlıklarının değişken olmasının sebebi katholikon nüvelerinin değişik dönemlerde inşa edilmesinden kaynaklandığı düşünülebilir.

 

Sonuç olarak;  Yapının analizinde belki de en kafa karıştırıcı şey, daha eski bir kilisenin merkezi kısmının tekrar kullanılmasıdır. Naosun düzgünlüğü ile onu kuşatan Metokhites eklemeleri tam bir tezat içinde; geniş apsisli haçvari naos 12. Yüzyıl ürünü ama mermerleri ve mozaikleri Metokhites’in programı çerçevesinde eklenmiştir. Hem eski naos korunmuş hem de onu bezeyen yeni unsurların muhafazakâr doğası ile naosun eksikliği vurgulanmıştır. ThedorosMetokhites’in bütçesi eski naosu yıkıp yenisini inşa etmeye müsaitti ama kendisi bunu tercih etmedi.(OusterhoutRobert G, Zor  Yapıları Okumak : Kariye Camii’nden Dersler)

Ana mekȃnın mermer kaplamaları

 

Dünyanın ayakta kalabilen sanatsal açıdan en görkemli yapılarından biri olan Khora Manastır kilisesinin iç mekân duvarları ve taban döşemelerini kaplayan, çeşitli cins, boyut ve renkteki mermer plakalar adeta mekânı bir galeriye dönüştürmüştür.

Bizans Sanatının yansıtıldığı yapıların çoğunda olduğu gibi Khora Manastır katholikonunnaosu yapının diğer nüvelerinde olduğu gibi belli bir seviyeye kadar renkli mermer levhalarla kaplıdır. Naosta gözlenen Metokhites’in programı çerçevesinde eklenen mermer kaplamanın düzenliliği ve mozaiklerin muhafazakârlığı, eklentilerle uyumsuz görünüyor. Naostaki mermer kaplamalar Geç Bizans eklentisi olmasına karşın, üslup açısından düzenleri ve simetrisi ile Orta Bizans’ı çağrıştırır.

Duvar yüzeyleri ise zenginliği, gücü ve etkileyiciliği artırmak için belli seviyeye kadar renkli çerçeveli mermer panolarla kaplanmıştır. Tüm duvar cihetleri kemerlerin başlangıç çizgilerine kadar devşirme doğal taş levhalarla kaplanmıştır. Mermer panolar yüzeye kenet ve zıvanalarla sabitlenmiştir.

Khora Manastır katholikonunda dolayısıyla da naosunda kullanılan doğal taşlarda dönem şartları düşünüldüğünde mermer blokların enine kesilerek,  yan yana monte edilmesiyle iki farklı yüzeyde simetrik doğal desenler elde edilmesi Bizans Döneminde tekniğin bu anlamda gelişmiş olduğunu gösterir.

Batı duvarı renkli mermer panolarla kaplanmıştır. Batı duvarı boyunca devam eden mermer silmenin üst kotu + 6.03 m.’dir. Kuzey duvarı süpürgelik kotundan silme kotuna kadar mermer levhalarla kaplıdır. Mermer silmelerin üst kotu +5.96 m.’dir. güney duvarı da diğer duvarlar gibi mermer plakalarla kaplıdır.

 

Ana mekânın kubbe kasnağının etrafını çevreleyen mermer kornişin üzerinde altın yaldızlı süslemeler ve dört kardinal noktada dışa taşkın dairesel yüzeylerde Metokhites’in adı ve ünvanlarının yazılı olduğu monogramlar yer alır. Naosun üst kotunu çevreleyen mermer malzemeden uygulanan opus sectile üslubunda yapılmış olan bordür ve hemen üzerinde altın yaldız boyalı, bitkisel motifli, mermer kakma silme yer alır. Silmenin üst kotu +6.03 m.dir.

 

Yapı genelinde doğal taşlar duvar ve zemin kaplamaları, rölyeflerde, silmelerde, kapı profillerinde, dış nartekste daha önceki dönemlere tarihlenen sütunlarda kullanılmış olup Osmanlı döneminde de eklenen mihrapta kullanılmıştır.

 

Khora Manastırı, naosu döşemesinin en dikkat çeken bölümü güney tarafında yer alan 110 cm küçük kare pano şeklinde opus sectile döşemedir. Panonun ortasındaki daire madalyon ile karenin dikey eksenleri üzerindeki daha küçük daireleri çevreleyen ve birbirine bağlayan yekpare turuncu traverten şerit, aynı zamanda panonun çerçevesini de oluşturur. Bu döşemede kullanılan teknik, benzerlerinden tamamen farklıdır ve tanıdığımız örgülü döşemelerin en sade örneğidir.

Zeminde veya çerçevelerde küçük geometrik parçalı dolgular kullanılmıştır. Bu kare döşeme 12.yüzyıl özellikleri sergilemektedir.(Yıldız Demiriz ,Örgülü Bizans Döşeme Mozaikleri İstanbul 2002)

Bema bölümünün zemin döşemesi ise merkezin orta ekseninde yer alan 70×70 kare, dasit kırmızı porfir bir panonun etrafında enleri 6 ile 10 cm. arasında değişen yeşil dasit porfir, yeşil serpantin breşi, Marmara mermeri, turuncu rudistli kireçtaşı, sarı renkli mermerlerden oluşan kuşaklarla çevrelenmiştir. Bu kare panonun bir benzeri naosun giriş aksında yer alır. Bemanın doğu yönünde siyah beyaz breş mermerden, yüksekliği 5. 5 cm. olan bema basamağı yer alır.

Apsisin zemininde ise özgün olarak apsidiolu çevreleyen turuncu rusidli kireçtaşı mevcut olup doğu ucunda apsidiolun merkezi kısmı ise yeşil serpantin breşi ile döşenmiştir. 1947-1958 yılları arasında Amerikan Bizans Enstitüsü ve DumbertonOaks tarafından yapılan restorasyonda yapının ana mekânındaki mermer kaplamalar; apsis ve bema bölümünde arkeolojik kazılar yapılıp apsis zemini rölik muhafazası dışında beyaz mermer ile yenilenmiş olup bema bölümünde ise zeminin mermer kaplamaları büyük oranda özgün bırakılmıştır.

Naosta mermer kaplamaların yerleştirme düzenleri mekânın mimarisini vurgulayan bir programdadır. Alt ve üst bölümler uyumlu bir görüntü sergiler. İç nartekste ise daha iyi durumdaki mermer kaplamalar mimari ile karşıtlık yaratır.

 

Ana mekânda templonlarda kullanılan mermer rölyeflerin yüzleri Osmanlı döneminde tahrip edilmiştir. Mermer rölyefler de büyük oranda devşirme malzemeden yapılmıştır.  Templonlarda yer alan mozaik panoların silme çerçeveleri 14. yüzyıla aittir. Kuzeyde duvar kalınlığı içerisindeki mermer kapı taklitleri de 6. yüzyıla tarihlenir.

 

Nason ana giriş kapısın çerçevesi yeşil serpatin breşinden yapılmış olup iç nartekse bakan tarafta silmenin alt bölümünde her iki yanda haç işareti mevcuttur. Bu işaretin aynısı Ayasofya’nın dış narteksinde İmparator kapısının yanında yer alan yan kapının silmesinde de aynı cihette yer alır. Ayasofya’nın mermer kaplamalarında zanaatkârların adları bir köşede yazılıdır.

Naosta güney duvarında yer alan Osmanlı döneminde parekklesiona geçiş sağlayan bağlantı kapısı kapatılarak, hem bu yüzeyde hem de diğer mermer kaybı olan yüzeylerde mermer kaplamalar eşleştirilerek, çimento sıva üzeri uygulanarak yenisiyle değiştirilmiştir. Yine daha önce bahsettiğimiz kuzey duvarında mevcut olan nişin; Brooklyn Enstitüsü arşivinde yer alan 1903-1915 yılına ait fotoğraflarda bu nişin mermer levhalarla kapatılmış olduğu görülüyor ki 1948’den sonraki fotoğraflarında bu nişin tekrar açığa çıkarıldığı tespit edilmektedir.

Naos genel görünüm

Khora manastır Kilisesinin ana mekânı, doğudan genel görünüş,2014

Khora manastır Kilisesinin ana mekânı, batıdan görünüş

Batıdan görünüş, Osmanlı Dönemi Kariye Camii harimi, Koimesis (Meryem’in ölümü ) yortusunun mozaik panosunun mermer panolarla kaplandığını görüyoruz. Güneybatı paye köşede ahşap parapet ile çevrili yer, olası bir çeşit maksure bölümüdür. 1903 – 1906 Rus Arkeoloji Enstitüsü arşivi

1903- 1906 Rus Arkeoloji Enstitüsüne ait fotoğraf, Doğu cephesi (apsis) genel görünüş

Ana mekân batıdan genel görünüş,12.yüzyıldan kalan kilisenin duvarları ve ana kubbeyi destekleyen sağlam payeleri üzerinden Metokhites tarafından üst örtüsü, süsleme programı tamamlanarak ihya edilmiştir. 2014 Ocak

1766 yılında Osmanlı Döneminde deprem sonrası, ahşap bağdadi olarak yenilenen tamburlu ana kubbe ,2013

Bema bölümünün üst örtüsü ise ana kubbenin taşıyıcı esas kemer kavsarasına paralel gelişen alt kodu değişen kademeli bir diğer kemer ile örtülü olup böylece bemanın üst örtüsü iki adet tuğla örgü kemer ile örtülmüş olur, 2013

Bema bölümünün üst örtüsü ise ana kubbenin taşıyıcı esas kemer kavsarasına paralel gelişen alt kodu değişen kademeli bir diğer kemer ile örtülü olup böylece bemanın üst örtüsü iki adet tuğla örgü kemer ile örtülmüş olur, 2013

Apsis ise tuğla örgü yarım kubbe ile örtülmüştür. Tepe noktası + 9.58 m. dir. 2014,Ocak

Apsis yarım kubbesi, doğudan genel görünüş, 2014 Ocak

Doğu bema kemer üzengi seviyesi, 2014 Ocak

Ana kubbe kemer üzengi seviyesi, 2014 Ocak

Naosta 14.yüzyıl başında (1321) Geç Bizans dönemi, Metokhites’in programı çerçevesinde eklenen mermer kaplamalar, Ana mekânın panoromik görüntüsü, 2014 Ocak

Khora; naos mermer panoları, 2014 Nisan

Khoranaosunun güney duvarı, skoutlosis tekniği ile uygulanan mermer panolar,2014

1903-1906 naos kuzey duvarı, Osmanlı Dönemi Kariye cami harim, Metokhites’in mermer panoları,

Naos kuzey duvarı, Metokhites’in mermer panoları, 2013

Naosun güney duvarı, 2014 Ocak

Naos güney duvarı , 1903-1906 Rus Arkeoloji Enstitüsü arşivi

Siyah ok işareti ile belirtilen apsisteki ahşap kapak altında fotoğrafta görülen rölik muhafazası ve sunağın temelleri yer alır. Beton ile sıvanmıştır. Turuncu ok işareti ile vurgulanan porfir mermer kapağın altında ise dehlizin olduğu bölümdür. 2013

Naosun kuzeyinde opus sectile döşeme 2014 Nisan

Batı duvarı mermer panoların üst bölümü; bu kuşaklar naosun üst duvar yüzeyini simetrik olarak çevreler. 1906

2013

2014 Ocak, Beyaz mermer üzeri yaldız boyalı, bitkisel bezemeli korniş, altta opus sectile bordür

Mermer üzeri altın yaldızlı bitkisel motifli silme ve opus sectile bordür 2014 Ocak

Geçmişte Khora Manastırının katholikonunun ana mekânını teşkil eden ve doğu-batı yönünde uzanan dikdörtgen naos ve naosun doğusunda dıştan üç cepheli, içten yarım yuvarlak apsis ile Bizans yapılarına özgü derinbemadan oluşan ibadet alanı 14.84 m. x 9.87 m. ölçülerindedir. Naostaki Osmanlı döneminde 1766 depremi sırasında tahrip olan ve ahşap bağdadi olarak yenilenen ana kubbenin yüksekliği 17.92 m. olup dört fil ayağı tarafından taşınmaktadır. Kare plandan dairesel plana tuğla örgü dört eşit kemerin kenarlarına yerleştirilmiş pandantiflerle (küresel bingi) geçilmektedir. Kuzeybatı ve güneydoğudaki tuğla örgü küresel binginin içbükey kısmında tuğla örgünün arasında beş ve üç sıra kaba yonu örgü ile muhtemel bir onarım yapıldığı görülür. Her kemerin yarıçapı 4.30 m.dir. Küresel bingilerle kubbe kasnağının birleştiği yerde kubbe konturunu izleyen bezemeli mermer silme mevcut olup hemen sonra 16 pencereli kubbe kasnağı yer alır. Dört paye tarafından taşınan ana kubbenin yüksekliği ise 17.91 m.dir.

Ana mekânın bema bölümünün üst örtüsü ise ana kubbenin taşıyıcı esas kemer kavsarasına paralel gelişen alt kodu değişen kademeli bir diğer kemer ile örtülü olup böylece bemanın üst örtüsü iki adet tuğla örgü kemer ile örtülmüş olur. Batı yönüne bakan ana kubbenin esas taşıyıcı kemerinin genişliği 1.48 m.dir. Üzengi seviyesi +5.89 m. kemerin tepe noktası ise +10.29 m. kotundadır. Doğu yönüne bakan kemer apsis yarım kubbesini destekleyip genişliği 2.21 m. dir ki bu kemeri esas bema üst örtüsü olarak niteleyebiliriz. Kemerin üzengi seviyesi  + 5.89 m. tepe noktası           ise + 9.92 m kotundadır. Apsis ise tuğla örgü yarım kubbe ile örtülmüş olup dışardan çok köşelidir. Tepe noktası + 9.58 m. dir. (bkz.) Böylece ana mekân (naos ve apsis ) bölümü tek ve yarım kubbe ile geçilmiştir.

Pastaforia hücrelerinin orijinalde küçük birer kapı ile bağlı oldukları naostan 14. yüzyılda yapılan düzenlemelerle ayrılmıştır. Protesise; kuzey yönünde yer alan anneks zemin katından ve naostan ulaşılırken diakonikona ise güneyde yer alan şapelden geçiş ile mekanbireysel dua hücresi haline gelmiştir. Dilimli birer kubbe ile örtülü bu mekanlar içten yarım yuvarlak dıştan üç köşeli apsislere sahiptir. Diakonikon kubbesinin yüksek bir kasnağı varken protesiskasnaksız basit bir kubbedir.

 

Bemanın içinde bugün ahşap bir kapakla kapatılan kare şeklinde küçük bir kripta vardır. Bema basamağı kısmen restore edilmiş olsa da hala görülebilmektedir. Apsis yarım kubbesi dışarıdan bir uçan payanda ile destelenmiştir. Naostan iki kapı ile iç nartekse ulaşılmaktadır. Güneyde büyük bir kubbe ile örtülü birim paraklesia ile bağlantılıdır. Diğerlerine göre nispeten dar bir kemerle naosa açılan ana kapıya ulaşılır. Narteksin kuzeyi ise iki bölümlüdür. Bunun kuzeyine bir arkosolium nişi oluşturulmuştur. Buradan yapının kuzey ekine de girilebilmektedir. Bu ana yapının ilk inşa edildiğinde yan mekanları var mıydı? bilinmez.

 

 

Ana yapının güneyine inşa edilen paraklesion tek nefli bir şapeldir. (Resim 42) Bu uzun dikdörtgen yapının doğu ucunda yine bir bema kemeri ve içeride yarımyuvarlak dışarıda çok küçültülmüş ve daha sonra tamamen ortadan kaldırılmıştır.’’ denmiş.

1906 tarihi Rus Arkeoloji Enstitüsüne ait bu fotoğraflarda görülen yapıya bitişik nizam bu ahşap yapının 1914 tarihli raporda bahsedilen medrese olduğu görebiliyoruz.

Mimar Sinan’ın eserlerinin listesinin yer aldığı Tezkiretü’1-bünyfınve Tezkiretü’l-ebniye’de adı geçen ve İstanbul medreseleri hakkında 2 Eylül 1914 yazılan bir raporda, dört odalı ahşap bir yapı olan Kariye Medresesi’nin son derece harap bir durumda olduğu belirtilmişti. Ve raporun devamında
‘’Anlaşıldığına göre bu yıllarda medrese

Mimar Sinan’ın eserlerinin listesinin yer aldığı Tezkiretü’1-bünyfınve Tezkiretü’l-ebniye’de adı geçen ve İstanbul medreseleri hakkında 2 Eylül 1914 yazılan bir raporda, dört odalı ahşap bir yapı olan Kariye Medresesi’nin son derece harap bir durumda olduğu belirtilmişti. Ve raporun devamında
‘’Anlaşıldığına göre bu yıllarda medrese

1906 tarihli bu fotoğraflarda medrese işaret oku ile belirtilmiş olan yapıdır. Diğer  detay fotoğraflarda daha net görebiliriz.

Mevcut mozaikler ve freskler ahşap kepenklerle ve alçı sıva ile kapatılmış olup kilise duvarları kireçle boyanmıştır.(bkz.)Yapının güneybatı köşesine minare eklenmiştir. Narteks ve şapel orijinal zemini şeşhane tuğlalarla kaplanmıştır.

İstanbul’da tarihi binalara büyük zarar veren şiddetli depremlerden bahseden ve 1059 (1648) yılına ait olduğu kabul edilen belgelere göre (TSMA, nr. D 9567) Kariye Camii XVII. Yüzyıl ortasında oldukça hasar görmüştür. Öncekinden daha şiddetli olan ve camide önemli izler bırakan 1180 (1766) yılı depreminin hemen arkasından cami mimar İsmail Halife tarafından onarılmıştır.19 Ana mekânın 14.yüzyıl başına ait özgün kubbesi bu depremde tahrip olup kireç sıva ile kaplanarak ahşap bağdadi olarak yenilenmiştir.20

 

Yıkılan kubbenin yeniden yapılması ve depremlerin meydana getirdiği hasarların onarılması dışında, batı cephesinde dış narteks (Türk döneminde son cemaat yeri olarak kullanılmıştır.)  pencereleri büyük ölçüde kapatılıp Osmanlı mimarisine uygun, küçük sivri kemerli açıklıklar haline getirilmiştir. Arkosolıumlardaki mezar lahitleri kaldırılmış olup, güney kanadındaki şapeldeki yuvarlak, taş, kabartma süslü kemerli arkosolıum duvarı kaldırılarak ana mekânla işlevsel bütünlük sağlanmaya çalışmıştır. Yapının kuzey kanadında anneks bölümü yine bu dönemde tuğla örgü sivri kemerlerle desteklenmiştir.

18.yüzyılın ilk yarısında yapıya Kızlarağası Hacı Beşir tarafından bir mektep ve aşevi eklenmiş fakat bu yapılar günümüze ulaşmamıştır.

Kariye Camii’nde 1947-1958 yılları arasında Amerikan Bizans Enstitüsü ve Dumberton Oaks tarafından yapılan restorasyonda mozaik ve freskler açığa çıkarılmıştır. Bu restorasyonla ilgili birçok neşriyat yayınlanmıştır.

Bizans Enstitüsü, binayı restore ettikten ve mimari bakımdan etraflı bir incelemesini yaptıktan sonra Kariye Camii Ayasofya Müzesi Müdürlüğü’ne bağlı olarak ziyarete açılmıştır.

 

Ebu Said El Hudri Türbesi

Günümüzde Kariye Müzesi bahçesinde 2607ada 2 parselde yer alan Ebu Said el Hudri türbesi 1733 yılında II. Mahmud döneminde barok üslupta, yığma taş sistemde medrese kapısına bitişik nizamda inşa edilmiş olup vaktiyle medrese avlusunda yer alan türbe, medresenin ortadan kalkması üzerine bugünkü müstakil konumunu kazanmıştır. Medresenin günümüze ulaşan tek bölümüana kapı, Kariye Müzesinin giriş kapısı olarak kullanılmaktadır.

Kariye müzesi giriş kapısı; bitişiğinde Ebu Said el Hudri makamı

Kariye Müzesine giriş kapısı ve türbe duvarı bahçeden görünüm

Türbede iki kabir vardır. Bunlardan Ebu Said el-Hudri’ye ait olan kabir/makam demir parmaklıklarla çevrilmiştir. Kitabeli şahide ve ayaktaşı vardır.

Türbeyi çevreleyen duvarlarda bulunan pencere üstlerine kitabeler yerleştirilmiştir. Kapı ve pencereler baklava taksimatlı demir parmaklıklarla donatılmıştır. Türbenin kapısı batı yönündeki duvarındadır. Kuzey ve doğu cephesi oval şeklinde olup, üç tane pencere yerleştirilmiştir. Türbenin içinde, türbeyle aynı yaşta ağaçlar bulunmaktadır. Makamın iç duvarında kabrin baş tarafına gelecek şekilde, alüminyum bir tabelada sahabe hakkında bilgi yer almaktadır.

Hz. Hudri’nin kabrini çevreleyen duvarda muhtelif tarihlerde yazılmış, biri Osmanlıca, biri Arapça, biri Türkçe, biri Osmanlıca – farsça olmak üzere dört ayrı kitabe vardır.

Türbesinin giriş kapısındaki kitabede

”Ecile-i Ashab-ı Kiram’dan Hazret-i Ebi Said El-hudri Ashab’dan Malik İbn-i Sinan hazretlerinin mahdumlarıdır ve on beş yaşında iken Beni mustalık gazasına teşrif etti. Fem-i saadet-i Peygamber-i den 1170 hadis-i şerif rivayet buyurmuştur.Bani-i in hankah, Şeyh Muahmmed Arif est. Sene 1304” yazar.

Hacet Penceresi üzerinde yer alan bir diğer kitabe ise; Ashab-ı kiramdan EbiSa’id el- Hudriradıyallahuanhute’ala hazretlerinin merkad-ı şerifleridir, Ketebehu Hazret-i Mütevelli-yi Haseki Sultan sene 1177 (M.1763 / 64)

Meali: ‘’Şu halde bil ; gerçekten , Allah’tan başka ilah yoktur’’ Muhammed suresi,19

Türbenin 1146/1733 yılında inşa edildiği Hayrat sicil kayıtlarından anlaşılmaktadır. ancak kabir tarihinin daha önceki yüzyıllara uzandığı tahmin edilmektedir.

Bu sahabe türbesi ile ilgili daha geniş bilgiler ;

Ünver, Süheyl, 1953, İstanbul’da sahabe kabirleri ve İstanbul fethi derneği yay., Ankara. -Yılmaz, Necdet, 2006, yayınlarında mevcuttur.

Türbe duvarları günümüzde strüktrel olarak sorun teşkil etmektedir.

Mustafa Ağa Çeşmesi(H.1079- M.1668)

Kariye Müzesinin kuzeybatı köşesinin karşında yer alan çeşme kesme taştan, sivri kemerli, mermer ayna taşlı, dikdörtgen formlu, hazneli, çift sekili, taş tekneli, geniş saçaklı, kiremit örtülü kırma çatı olarak yapılmıştır. Günümüzde akar durumda değildir.Çeşme ve çevresi1978 yılında Türkiye Turing ve Otomobil Kurumuadına  ÇelikGülersoy tarafından restore edilmiştir

Sivri kemerinin üzerindeki kitabe taşının yeri boştur. Bu taş tamirden önce de yoktur. İ.H. Tanışık kitabenin birinci satırının Mustafa Ağa’nın ismi ile başladığını, alt tarafındaki kelimelerin kırık ve okunmaz halde olduğunu yazdıktan sonra tarih kartuşundaki yazıyı şöyle tespit etmiştir.

“ Âb-ı dii-keş can-fezâayn-ül-hayat” (1079)

2011, Haziran

2014, Haziran

1974, restorasyon öncesi

1977, restorasyon sonrası

Restore fotolarında Çelik Gülersoy’un Kariye (chora ) adlı çalışmasından yararlanılmıştır.